Make your own free website on Tripod.com

Allah’a (c.c.) İman

 

1.  İman Nedir?

İman, insanın bir anne ve babası olduğunu bilmesi gibi bir yaratıcısı olduğunu kavradıktan sonra Allah’ın (c.c.) bu dünya yaşamında kendisini yalnız bırakmayıp gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla yaşam biçimini belirlemeye hak sahibi olduğunu; hayır ve şerrin O’ndan geldiğini, Allah’ın (c.c.) ezeli ilmiyle kimlik bilgilerini, başına gelecekleri, yapıp edeceklerini kaderi olarak Levh-i Mahfuz’a kaydettiğini; bu dünyadaki yaşamı için ahirette diriltilip ödül ve ceza için sorguya çekileceğini kabul etmesidir. Ayrıca Allah’a (c.c.) yakın varlıkların, yani meleklerin varlığını da kabul etmek gerekir. Kısacası imanın altı rüknü eksiksiz bir şekilde kabul edilirse iman tamamlanmış olur.

 

2. İmanın Altı Rüknü ile Birlikte Allah’a (c.c.) Gereği Şekilde İman Edilmiş Olunur:

İmanın altı rüknünden birinde duyulan bir kuşku, Allah (c.c.) inancında da itikadi bir bozukluğa neden olacaktır. O zaman bu bozukluk,  gerçek İslam dini yerine batıl bir dine veya inanca da neden olabilecektir.

 

Bazı insanlar Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmekle O’na inanmış olduklarını söylerler. Bu kadarcık bir inancı da  kafi görürler. Oysa Kuran-ı Kerim’in ifadesine göre Mekkeli Müşrikler de yaratıcı olarak Allah’ı (c.c.) tanıyorlardı ve bunun da ötesinde rızık verici güzel ismiyle (Er-Rezzak) Allah’a (c.c.) dua ediyorlardı: “Yemin olsun ki o putperestlere (Mekkeli Müşriklere) kendilerinin kimin yarattığını sorsan mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir. Öyle ise nasıl oluyor da dönüyorlar? (Ez-Zuhruf suresi, ayet 87).”, “(Putperestlere hitaben) De ki: ‘Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Yahut kulaklara ve gözlere kim malik bulunuyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor?’ Hemen, ‘Allah’ diyeceklerdir. Sen de ki: ‘O halde sakınmaz mısınız?’ (Yunus suresi, ayet 31)”

 

 Allah’ı (c.c.) sadece yaratıcı sıfatıyla kabul etmek, yaşamında Kuran-ı Kerim’in buyruklarına ve peygamberin (s.a.s.) sünnetine uygun biçimde Allah’a (c.c.) yer vermemek Allah’a (c.c.) iman etmede bir noksanlığa işarettir. Öyleleri İslam dini yada ilahi bir dinle değil de Teizm yada Deizm türü bir inançla Allah’a (c.c.)  iman etmektedirler.

 

Gerçekte çağımızda pek çok kişi,  bilinçsiz olarak Teist yada Deist türü bir inançla Allah’a (c.c.)  iman etmekte, fakat kendisi bütün yaşamı boyunca  bunun farkında olmamaktadır.

 

3. Allah’a (c.c.) İman nedir?

Herkesin kendisine göre bir Allah (c.c.) inancı vardır. Kimisi Allah’ı (c.c.) sadece yaratıcı olarak kabul eder. O’na bazen kendisini yarattığı için şükran duyar. Ama bundan başka yaşamında O’nunla pek bir iletişime geçmez. Kimisi daha insaflıdır. İbadet hayatıyla O’nu anmaya çalışır. Yine de buna karşın O’nun çağdaş hayatta pek bir etkisinin olmasına razı olmaz. Dinin insanın vicdanında ve özel hayatında yerini kabul etmesine karşın sokağa, halka, millete, dünyaya ulaşmasını pek akılcı bulmaz. Tabii bu konuda herkes farklı düşünecek, Allah’a (c.c.) imanı kendi penceresinden değerlendirecektir. Demek ki Allah’a (c.c.) iman konusu, spekülasyona açıktır. İnsanların tanımında birleşmelerine imkanı yoktur. Buna neden olan şey de Allah’ın (c.c.) duyu organları ile algılanamamasıdır. Bu yüzden bazı insanlar O’nun varlığını bile inkar etmektedirler.

 

Tabii İslam dininde Allah’a (c.c.) imanın tanımı, o yada bu kişiye göre değişmez. Çünkü İslam dinine giriş, Allah’a (c.c.) imanla başlar. Hangi Allah’a (c.c.) nasıl iman edileceği de gayet açıktır. Ayrıca İslam dinine girişte söylenilen Kelime-i tevhitle (Kelime-i şahadetle) Allah’a (c.c.) imanın bir mücadele ve dava konusu olduğu da hemen belirtilir. Daha doğrusu Allah’ın (c.c.) tanıtılmasından ziyade önce Allah’a (c.c.) imanın bir mücadele ve dava konusu olduğu üzerinde durulur.  Kişinin yaşamında temiz bir sayfa açması beklenir. İslam dininin tam ve eksiksiz Allah (c.c.) inancı için önce sapkın din, inanış, mezhep, kültür ve felsefelerden gelen yanlış, eksik Allah (c.c.) inancının etkilerinin ortadan kaldırılmasına çalışılır. Namaz öncesi alınan abdest gibi İslam dinine yeni giren kişi de bu sayede manevi dünyasında bir temizlik işleminden geçer. Bu yönüyle İslam dininin kapısı olan Kelime-i tevhit doğru, eksiksiz bir Allah (c.c.) inancının temelini oluşturur: Lâ-ilâhe illallah. 

 

Kelime-i tevhit, iki cümleden meydana gelmektedir. İlk cümle şudur: Lâ-ilâhe (ilah yoktur). Bu yadsınan ilahlar, insanın hayatında Allah (c.c.) dışında kutsanan her şeyi kapsamaktadır. Bunlar, peygamberimiz (s.a.s) döneminde Kabe’deki putlardı. Ayrıca Hıristiyanlardaki Hz. İsa’nın (a.s.) Allah’ın (c.c.) -haşa- oğlu oluşu, Yahudilerdeki Allah (c.c.) tarafından seçilmiş ırk olma inancı da  yadsınan ilahlardandı. Bunların her birisi de gerçek Allah (c.c.) inancının önündeki engellerdi. Peygamberimizin (s.a.s.) yaşamı işte bu yadsınan ilahlarla mücadele ile geçti. Kuran-ı Kerim de bu mücadelede ona yol gösterdi. Davası oldu.

 

Bugün çağdaş insanın yaşamında yadsınması gereken ilahlar, biraz daha farklılık arz etmektedir. Bireyi, toplumu Allah’a (c.c.) ulaştırmayı engelleyen her şey yadsınması gereken bir ilahtır. Şimdi biz burada çağdaş insanın yaşamında yadsınması gereken ilahlar üzerinde durmayacağız. Bu önemli konu üzerinde Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinde yeri geldikçe gerekli açıklamalar yapılacaktır. Bizim burada önemle belirtmek istediğimiz nokta, İslam dinine girişte parola olan Kelime-i tevhitte ilahların yadsınması mücadele ve davasının ön planda yer almasıdır. Halbuki kendi basit, alışıldık mantığımızla İslam dinine girişte duyu organları ile algılayamadığımız Allah’ın (c.c.) önce bize kim olduğunu, sıfatlarını ve güzel isimlerini açıklamasını beklerdik. Ama Allah (c.c.), Kendi’ne imanı, yadsınması gereken ilahlarla mücadele etmeye bağlamakta ve bu davayla Kendi’sine yaklaşmamıza izin vermektedir. Dinine bizi bu şartla kabul etmektedir. Allah (c.c.) düşünsel, metafizik, felsefi bir yaklaşımla değil, yadsınması gereken ilahların olmadığı  bir yaşam biçimiyle bize yönelmektedir. Daha doğrusu ilahların yadsındığı bir yaşam biçimiyle O’na inanmaya başlayacağımız, yöneleceğimiz, O’nu tanıyacağımız belirtilmektedir. İslam dininin temelini teşkil eden Allah’a (c.c.) iman kavramı ilk bakışta Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğinin düşünsel, metafizik, felsefi bir onaylaması gibi görünürken Kelime-i tevhit yaşamın gerçekliğine inmekte ve doğru ve eksiksiz bir Allah (c.c.) inancı ve buna engel oluşturan ilahların yadsınması için bizi mücadeleye ve davaya çağırmaktadır.

 

Ağzı olan herkesin konuşması gibi her tür konuda da düşünmek, düşünce egzersizi yapmak, zorluğu şurada dursun, eğlenceli bir iştir. Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği de böyle düşünsel, felsefi, metafizik bir konudur.  Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek güzel bir olgu olmakla beraber İslam dinine böyle bir düşünce kalıbıyla girilmemektedir. İslam dinine Kelime-i tevhitle girilir. Bunun için de Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek yeterli değildir. Önce, kişinin yaşamında Allah’a (c.c.) iman etmede engel teşkil eden ilahların yadsınması mücadele ve davası gelmektedir. Bu konu ise düşünsel değil yaşamsal bir alanı gerekli kılmaktadır. İlahların yadsınması mücadele ve davası pek çok kişi ile çatışmayı gerektirebilir. Toplumsal bozukluklar, haksızlıklar içerisinde kime karşı vaziyet alacağımızı bile şaşırabiliriz.

 

Pek çok insan din adına değil de insanlık adına toplumdaki bozukluklarla, haksızlıklarla mücadeleye girer. Yaşamları bizleri imrendirecek kahramanlık sahneleri ile doludur. Halbuki bunların çoğu ahirete bile inanmazlar. Oysa Allah (c.c.) bizden yadsınması gereken ilahlar adına toplumdaki bozukluklarla, haksızlıklarla mücadele etmemizi istediği halde bizler çoğu kez din ve İslam adına toplumdaki bozukluklardan ve haksızlıklardan yana oluruz. Bazen de bu konularda tarafsız kalırız. Gayrete gelip de bir şeyler yapanlar pek azdır. Onların da bu çabalarını, çalışmalarını engellemek için uğraşır dururuz. Halbuki bu iş için Allah (c.c.) bize cennette akla hayale gelmeyecek nimetlerle ebedi bir hayatı vaat etmektedir. Bu tabii pek deşilmesini istemediğimiz bir yaramızdır.

 

Gelelim Kelime-i tevhidin ikinci cümlesine: illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/hakimdir). Ama bu var ve hakim olacak Allah (c.c.) kimdir? İşte bu soru Kelime-i tevhidin devamı olan şu cümle ile yanıtlanır: Muhammed-ün rasûlullah. Yani Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin ve onun Allah’tan (c.c.) getirdiği kitabın tanımladığı Allah. Artık bu Allah (c.c.) o kadar açık ki. Kimse bu konuda bir sıkıntı yaşamayacaktır. Çünkü  Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz hadislerinde Allah’ı (c.c.) tanımlamaya, anlatmaya çalışmış, Kuran-ı Kerim’in de en başlıca konusu Allah (c.c.) olmuştur. Allah (c.c.) bütün sıfatları ve güzel isimleri ile ortadadır. Hadis kitapları ve Kuran-ı Kerim Allah’ı (c.c.) sıfatları ve güzel isimleri ile bizlere dosdoğru ve eksiksiz olarak tanıtmış ve anlatmıştır.

 

Buna karşın çağımızda pek çok kişi Müslüman olduğunu söylediği halde niçin Allah’ı (c.c.) gerektiği şekilde tanımamaktadır? Çünkü bu kimseler İslam dinine girişin ilk koşulu olan Kelime-i tevhidi gereği şekilde kabul etmemektedirler. Yaşamlarında yadsınması gereken ilahlarla mücadele etmeyi ve böyle bir davayı üzerlerine almayı göze alamamaktadırlar. Korku, kaygı, gaflet, haramlar, dünya zevkleri buna mani olmaktadır. Halbuki Allah (c.c.) kimsenin sırtına taşıyamayacağı yükü yüklemez. İmanın en zayıf kısmının zulme, haksızlığa karşı kalple buğzetmek (nefret hissi) olduğu hadislerde geçmektedir. Maalesef bu bile pek çok kimseye zor gelmektedir. Durum böyle olunca, yani ilahlar yadsınmayınca pek çok kimse gerçek Allah’ı (c.c.) tanıma, anlama, O’na inanma gereği de duymamaktadır.

 

4. İnsanın Manevi Yapısı ve Kelime-i Tevhidin Buna Uygunluğu:

İnsanın nefis (bilinçdışı) ve ruhtan oluştuğunu kutsal kitabımız şöyle ifade etmektedir: “De ki ruh Rabb’imin emrindedir (İsra suresi, ayet 85).”, “Nefis, daima kötülüğü emreder (Yusuf suresi, ayet 53).” Bu iki varlığı, yani ruhu ve nefsi birer manyetik alana benzetirsek insanın seçme yeteneğinin, daha doğrusu iradesinin, yani kutsal kitaba göre sınanan yanının bu iki manyetik alana eğilim gösterecek bir biçimde yaratıldığını anlamış oluruz. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah,  “Muhakkak biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Zira sorumluğundan korktular. Ama insan onu yüklendi. İnsan gerçekten çok zalim, çok cahildir (Ahzab suresi, ayet 72).” Allah’ın (c.c.) gökyüzüne, yeryüzüne ve dağlara sunup da onların yüklenmekten çekindikleri emanetin insana verilen irade, yani seçme yeteneği olduğu tefsirlerde belirtilmektedir. Bilgiyi hafızada tutma, işleme, karşılaştırma ve sonuçlar çıkarma gibi zihinsel melekeler de iradenin emri altında olan ünitelerdir. Demek ki kötülüğü temsil eden nefsimizle (bilinçdışımızla) iyiliği temsil eden ruhumuz bizi (yani irademizi) etki altına alan kaynaklardır. Bizler iyiliği ve kötülüğü seçmede özgür bırakılmış, yani ruhun ve nefsin manyetik etkisi altına girebilecek irademizle yaşamımızı biçimlendirmekteyiz.

 

Ruhun ayırıcı vasfı aşktır. Aşk, bu varlık âleminde veya karşı cinste aşkın (müteal) olan şeyler karşısında duyulur. Yaratılmış olan şeylerde aşka neden olan her türlü güzellik, kahramanlık, üstünlük, erdem aslında Allah’ın (c.c.) varlık âlemindeki birer tecellisidir. Bir insan başlangıçta bunlara gönül bağlasa da işin aslını düşündüğünde aşkı bunlardan hareketle yüce Allah’a (c.c.) kadar ulaşabilir.

 

Ruhun ayırıcı vasfı aşk olduğu gibi dostları da meleklerin ilhamları ve yüce Allah’ın (c.c.) ayetleridir. Ruhun gayesi Allah’a (c.c.) ulaşmaktır.

 

Nefsin ayırıcı bileşenleri içgüdüler ve geçmiş anılardır. Yani nefis hem bedene hem de yaşanılan şeylere bağlıdır. Ayrıca duygusal enerjileri ile bastırılmış kötü anı kümeleri de  (yani kompleksler) nefsin en can alıcı noktalarını teşkil eder. Freud, kutsal kitaplardan aşırdığı nefis kavramını psikanalizde bilinçdışı (sonra bunu id) terimi ile adlandırmıştır. 

 

Nefsin ayırıcı vasfı bencillik, öfke, kin, kıskançlık, cimrilik ve şehvet gibi kötülüklerin de kaynağı olan şeylerdir. Allah (c.c.) nefsin bu eğilimlerinin önüne geçmek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, ölçü ve kurallar belirlemiştir. Böylelikle bu kötülük de doğabilecek eğilimlerden yaşam için nimetler, koşullar elde edilmiştir. Allah’ın (c.c.) kitabındaki emir ve yasakların en büyük hikmetlerinden birisi de nefsi hizaya sokmak, insanın, toplumun hizmetine vermektir.

 

Nefsin arkadaşları dünya ve şeytandır. Şeytan insan nefsini dünya ile kandırır. Şeytanın elinde dünyanın zevk ve eğlenceleri dışında başka bir güç yoktur. İnsanları vesvese yolu ile davet edip bunlardan haram helal demeden yararlanmaya,  bu sayede azgınlaştırmaya çağırır.

 

İşte Lâ-ilâhe illallah insanın bu manevi yapısına uygun bir yapıya sahiptir ve insanı bu manevi yapısıyla kendi içerisinde mücadele etmeye çağırır. Şöyle ki: Lâ-ilâhe (ilah yoktur) bir keskin kılıç gibi nefsin üzerine indirilir. Nefsin şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan ilahlarını böylece kökünden kazır. İnsanın yaşamında Allah (c.c.), Allah’ın kitabı, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin sünneti amaç haline gelmediği zaman sahte ilahlar hemen boy gösterir. Tıpkı ekilmeyen bir tarlada her türlü otun bitmesi gibi insan yaşamı da yaratılış gayesinden saptı mı hemen sahte ilahlar edinir. Bu bakımdan insan doğası ilah edinmede boşluk kabul etmez. Allah’a (c.c.) iman ile dolmayan yere şeytan sahte ilahları ile hemen biter. İlahların olduğu bir yerde de Allah’a (c.c.) iman olmaz.  

 

Lâ-ilâhe illallah ile nefsin şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan sahte ilahlara karşı eğilimi kırılmaya çalışılır. Aslında bu Kelime-i tevhit tek başına yeterli de gelmez. Kişi gerçi bununla İslam dinine girer. Ama bu dinde kalabilmesi ve imanını güçlendirmesi için İslam’ın diğer şartlarına da sarılması gerekir: Haramlardan uzaklaşmak yanında namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmek gibi ibadetlerle de nefisle savaşılır. Ona aman verilmez.  İşte nefis ancak haramlardan sakınmak ve bu ibadetlerle tam anlamıyla ıslah olabilir. Ancak bu yolla Lâ-ilâhe bir kılıç gibi nefsin üzerine inerek onu tesirsiz hale getirir. Nefsin eğilimleri, şeytanın dünya aracılığı ile çeşitli oyunları yüzünden ara sıra  bazı sıkıntılar yaşanabilir. Tabii bu yüzden Allah’a (c.c.) ibadet yolunda bazen tökezlemeler olur, çeşitli günahlara bulaşılabilinir. Tövbe etme ve istiğfarla gene derlenip toparlanılır. Yola devam edilir. Hedef son nefeste imanı şeytana kaptırmamaktır.

 

İnsanların bir kısmı, “Niçin günde beş vakit namaz olmuş, bir vakit olsa idi daha iyi olmaz mıydı?” diye düşünürler. Bir vakit namaz yeterli olsaydı Allah (c.c.) nefsimize onu uygun görürdü. Allah (c.c.) dinde, nefse her zaman en kolay geleni teklif eder. Hiçbir zaman bizim sıkıntıya girmemizi istemez. Ama demek ki, nefis o kadar azgın ki, günde beş kez ona Allah’ı (c.c.) anımsatmayınca yoldan çıkabilecek bir özellikte yaratılmıştır. Çünkü nefsimizi yaratan onun ilacını bizden daha iyi bilir.

 

Lâ-ilâhe kılıcının etkisiyle, haramlardan kaçınmakla ve ibadetlere devam etmekle nefis dize geliyor ve illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/hakimdir) diyerek imanını tamamlıyor. Gerçi ruh Allah’tan (c.c.) geldiği için hiçbir zaman Allah’ı (c.c.) inkar etmez. Ama nefis bazen insanın manevi dünyasında o kadar hakim hale gelebiliyor ki ruha teneffüs etme imkanı bile tanımıyor, onu boğuyor. İşte  illallah diyen nefis, ruh ile bir bütünlüğe kavuşunca büyük bir huzura erer (nefs-i mutmainne).

 

Demek ki nefis ile ruh arasında bir mücadele vardır. Nefis, destekçileri olan kompleksleri, dünyanın gelip geçici zevkleri ve şeytan ile insanı sahte ilahlara bağlanmaya çağırırken ruh Allah’a (c.c.) yönelmekte, meleklerin ilhamları ile yüce, güzel şeylere tutkun (âşık) olmaktadır. Bu hal nefisle ruhu bir çatışmaya ve mücadeleye sevk etmekte, bunun da karşılığı olarak Allah (c.c.) kulu imana davet ederken Kelime-i tevhitte Lâ-ilâhe (ilah yoktur) ile illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/hakimdir) arasında  aynı çatışma ve mücadeleyi göstermekte, bizi seçime ve eyleme çağırmaktadır. Allah’a (c.c.) iman, sadece düşünsel, felsefi, metafizik bir olgu değildir, daha ziyade bir yaşam tarzıdır. Allah’a (c.c.) iman öyle bir yaşam tarzı ki, sadece dış dünyada değil insanın manevi yapısında da şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan ilahlarla Allah’ın (c.c.) hakimiyeti arasında kıran kırana bir çatışma ve mücadeleyi gerektirmektedir.  İrade Allah’a (c.c.) iman için bu çatışma ve mücadelede nefis aleyhine taraf tutmak zorundadır.  Tabii bu da büyük bir savaşım sonucu mümkün olmaktadır.

 

İllallah (ancak Allah (c.c.) vardır/hakimdir), Allah’ın (c.c.) vahdaniyetini (bir oluşunu) temsil eder. İslam dini, Allah’ın (c.c.) bir oluşu temeli üzerine kurulur ve yükselir. Bu makama ulaşan bir insana, topluma dünya ve ahiret mutluluğu verilir. Yani bu mutluluk sadece bireysel bir anlam taşımaz, onun toplumsal ve evrensel bir yönü de bulunmaktadır.

 

5. Allah’ın Vahdaniyeti (Bir Oluşu) ile Birey ve Toplum Olarak Dünya ve Ahiret Mutluluğunu Kazanmak Ne Anlama Gelir?

Allah’ın (c.c.) zati sıfatlarından vahdaniyet (bir oluşu) insanın ebedi kurtuluşunda yada mahkumiyetinde belirleyici bir sınav konusu olması itibariyle ayrı bir öneme sahiptir. İlahları yadsıdıktan sonra Allah’ın (c.c.) tekliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık eden kimse İslam dinine girer. Bu açıdan ilahları yadsıma ve Allah’ın (c.c.) tekliğini onaylama dinin yarısına tekabül etmektedir.

 

Allah (c.c.) vahdaniyetini onaylama işlemini ahiret yaşamında ödül yada cezada belirleyici bir ilke olarak değerlendirdiğine göre O’nun vahdaniyetine ilişkin sınırsız ayetlerin de bulunduğunu düşünebiliriz. Çünkü böyle önemli bir konu bir bulmaca yada bilmece gibi saklı tutulamaz. İnsanın ebedi olarak ceza yada ödül aldığı bir konu apaçık bir özelliğe ve gerçekliğe sahip olmalıdır. Bu nedenle yüce Allah (c.c.), kullarına merhamet ederek vahdaniyetini sadece gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla duyurmamış, dünyadaki ve evrendeki pek çok olay, olgu ve varlıkla da değişik biçimlerde anlatmıştır. Bizzat insanın vicdanında bile böyle bir vahdaniyeti görebilmekteyiz.

 

Allah’ın (c.c.) vahdaniyetinin onaylanması insani açıdan değerlendirildiğinde ne kadar önemli bir olay olduğu anlaşılmakta, bir yaşam felsefesine karşılık geldiği görülmektedir. İnsanın iyi yada kötü birisi olmasını vahdaniyeti onaylayıp onaylamaması belirlemektedir. Vahdaniyeti onaylama toplumda eşitlik ve kardeşlik ilkelerine sadık kalındığını temsil etmektedir. Şirk ise ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşılık gelmektedir.

 

İlk Müslümanlardan olan Hz. Bilal (r.a.), Amerika’da ve Afrika’da bugün milyonlarca benzeri olan bir zenciydi. Üstelik hiçbir hakkı olmayan bir köleydi. Peygamber Aleyhissalâtu   Vesselâmın vahdaniyet çağrısını duyunca hemen ona katıldı. Efendisi bu yeni dinden dönmesi için onu yere yatırıp Arabistan’ın kızgın çöllerinde güneşin karşısında adeta alevden kor haline gelmiş kayaları vücuduna koyarak eziyet ediyordu. O mücadelesini Allah’ın vahdaniyet sıfatından alıyordu ve “Ahad, Ahad ! (Allah (c.c.) bir, Allah (c.c.) bir!)” diyerek karşı koyuyordu. Aslında evrendeki ilahın bir olması ile onun kurtuluşu, ilahların çok olması ile de onun kendisine reva görülen insanlık dışı yaşamı arasında bir ilgi mevcuttu. Olaya bir başka açıdan bakıldığında Hz.Bilal’in (r.a.) insani özgürlük ve haklarının mücadelesini verdiği görülür. Çünkü evrende tek bir ilahın olması, aynı ebeveynin evlatları gibi, insanların eşitliği ve kardeşliği anlamına geliyordu. Birden çok ilah ise insanlar ve toplumlar arasında ayrıcalıkların ve savaşın temsilcisiydi. Hz. Bilal (r.a.) bunun bilincindeydi. Ayrıca Mekkeli müşrikler, özellikle mevcut bozuk düzenden en çok yararlanan varlıklı kesim de bunu gayet iyi biliyorlardı. Onun için çarpık düzenin devam etmesi için Hz. Bilal’in (r.a.) ve onun gibi yoksul, çaresiz ve sömürülen insanların bu yeni dine girmelerini engelliyorlardı.

 

 Bugün dünyada Allah’a (c.c.) pek taştan, ağaçtan yapılmış heykellerle şirk koşulmuyor. Ama yine ülkeler, toplumlar ve insanlar arasında sömürü, zulüm ve eziyet İslam’ın ilk dönemlerindeki Arabistan’ı aratmayacak oranda vardır. İnsanların artık Allah’a (c.c.) şirk koştuğu ilahları soyut bazı kavramlar olabilmektedir. Örneğin bir ülkede ırkçılık kavramının kutsanmasıyla başka ırka mensup olanlara zulümler yapılabilmektedir. Yine başka bir ülkede para kutsanarak yoksul insanların en doğal hakları görmezden gelinebilmektedir. Hangi kavram olursa olsun Allah’ın (c.c.) vahdaniyetine inanan birisi için insanların eşitsizliğine ve kardeşliğine engel teşkil eden her şey bir put olarak görülür. Bir Müslüman’ın Allah’ın (c.c.) vahdaniyet  sıfatı gereği bunlarla mücadele etmesi, toplumda eşitlik ve kardeşlik ilkeleri ve davası için savaşım vermesi gerekir.

 

Tüm dünya insanlığı Allah’ın (c.c.) vahdaniyeti ile dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmaya adeta susamış durumdadırlar. Allah (c.c.) bizi bu konuda yalnız bırakmamıştır. Peygamberlerle ve ilahi kitaplarla bizleri desteklemiştir. Allah’ın (c.c.) vahdaniyetinin birey ve toplum tarafından onaylanması, O’nun kitabına ve Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin sünnetine bağlanmakla, bunların gösterdiği yolu yaşam biçimi edinmekle gerçekleşir. Zaten bunlara yapışmadıkça O’nun vahdaniyeti de onaylanamaz. Şirke ve küfre düşülür.

 

6. Allah’ı (c.c.) Duyu Organları ile Algılamak mı, Yoksa Allah’a (c.c.) İnanmak mı İnsan İçin Daha Yararlıdır?

İnsan için Allah’ı (c.c.) duyu organları ile algılamak daha yararlı olsaydı, Allah (c.c.) duyu organlarımız tarafından algılanırdı. O zaman Allah (c.c.) Kendi zatını gizlemek istemezdi. Gözler önünde olurdu. Ama Allah (c.c.) böyle bir yolu seçmemiştir. Kendi zatını duyu organlarından saklamış, ama varlığının ve birliğinin kanıtlarını, ayrıca sıfat ve güzel isimlerini yaratmış olduğu varlıkların üzerinde göstermiştir.  Allah’ın (c.c.) zatının duyu organlarından gizli olmasının elbette  pek çok hikmeti vardır. Burada bunlardan sadece birkaç tanesine değineceğiz:

 

1.İnsan bebekken anne ve babasına bağımlıdır. Anne-babası bebeğin her türlü bakımını üstlenir. Karnını doyurur, altını temizler. Duygusal ihtiyaçlarını giderir. Bebeğin büyümesi ile anne-babasına bağımlığı yavaş yavaş azalmaya başlar. Çocukken bu bağımlılık bebekliğe göre hayli azalır. Yetişkinlikte ise artık bunun ortadan kalkması beklenir. Yine de bazı insanlar bu bağımlılığı yetişkinlikte de devam ettirirler. Öyleleri adeta büyük birer bebektirler. Onların düşünsel yetileri zayıftır. Anne-babaları kendileri adına kararlar alırlar. Bu yüzden iradeleri de gelişmemiştir. İşte şayet Allah (c.c.) duyu organları yolu ile algılanacak olsaydı, her insan da böyle büyük bir bebek gibi kalacaktı. Düşünsel yetileri gelişmeyecekti. İrade ile gelen özgürlük, bağımsız karar alma gibi insani özellikler dumura uğrayacaktı. Güdük kalacaktı. Oysa insan olmamızı sağlayan nedenler, gelişmiş düşünme yetimiz ile özgür irademizdir.

 

2. Allah (c.c.), Kendi zatını gözlerden saklamak suretiyle insanların varlıklar üzerinde düşünerek marifete (bilgiye, irfana) ulaşmalarını amaçlamıştır. Eğer Allah (c.c.) duyu organları tarafından algılanabilir özellikte olsaydı hiç kimse yaratılmış olan şeylere iltifat etmez, onlar üzerinde düşünmez, bilgi ve becerisini geliştirmezdi. Tıpkı ormanların bir anne-baba şefkatiyle ilkel kabileleri insanlık tarihi boyunca besleyip büyütmesi; barındırıp koruması gibi bir durum yaşanırdı. Bilindiği üzere Afrika ve Avustralya gibi kıtalarda ilkel kabilelerde medeniyetin ortaya çıkmaması, onların doğa tarafından fazla bir iş gücü gerektirmeden beslenilip korunması olgusuna dayanır. Oysa medeniyetin ortaya çıktığı Asya ve Avrupa gibi kıtalarda doğa insanı çalışmadan besleyecek, barındıracak iklim ve bitki örtüsüne sahip değildir. İnsanın beslenebilmesi ve barınabilmesi için doğa ile mücadele etmesi, toprağı ekip biçmesi ve kendisine bir barınak yapması gerekmektedir. İşte şayet Allah (c.c.) duyu organları tarafından algılanacak olsaydı, her bir insan da tıpkı bu ilkeller gibi her şeyi Allah’tan (c.c.) isteyecek, bekleyecek, bir iş için kılını bile kıpırdatmayacaktı. Medeniyet diye bir kavram oluşmayacak, hatta bilgi, irfan için bir neden bulunmayacaktı. Ama Allah (c.c.) Kendi zatını gizleyerek, sıfat ve güzel isimlerini varlık âlemine yansıtarak insanın bir arayış içerisinde olmasını sağlamıştır. Bu sayede Allah’ı (c.c.) aramak, tanımak, anlamak konusunda bir alan meydana getirilmiştir. Bu alan da insana farkına varmadan marifet kazandırmaktadır.

 

Kuran-ı Kerim doğa olgu, olay ve yasalarından söz ederken bunları ayet diye isimlendirir. Çünkü her bir doğa olay, olgu ve yasası Allah’ın (c.c.) sıfatlarına ve güzel isimlerine dayanır. Allah’ı (c.c.) bize tanıtır. Örneğin gökten yağmurun insanların temel ihtiyaçlarını gidermesi için yağması Allah’ın (c.c.) er-Rahmân, er-Rezzâk güzel isimlerini düşündürür. İnsanların yağmuru görünce Allah’ı (c.c.) anması, O’na minnet duyması el-Hamîd, eş-Şekûr güzel isimlerini hatıra getirir. Yağmurun sel suyu gibi boşalmayıp da gökten tane tane yere düşmesi insanı el-Halık, el-Bâri’, el-Hakîm, el-Muhsî olan Allah’ın (c.c.) kudretine hayran bırakır. Yağmurun hayat kaynağı olması, ölümünden sonra toprağı diriltmesi el-Hayy, el-Muhyi olan Allah’ın (c.c.) güzel isimlerine ayna olur. İşte tüm bunlar bir doğa olay, olgu ve yasası olan yağmurun altındaki hikmetleri teşkil eder. Bu sayede yağmur Allah’ı (c.c.) bize sıfatları ve güzel isimleri ile tanıtmada bir vesile olur. 

 

3. Şayet Allah (c.c.) duyu organları yolu ile algılanacak olsaydı, her insan O’na karşı küstahlaşabilecekti. Şöyle ki: Başımıza gelen bela ve musibetler de aslında Allah’ın (c.c.) birer ayetleridir. Onlarda da Allah’ın (c.c.) güzel isimleri saklıdır. Örneğin günahlarımızın bela ve musibet olarak başımıza  dönmesi Allah’ın (c.c.) el-Hakîm, el-Hasîb, el-Adl güzel isimlerini düşündürür. Yine hastalandığımızda O’nun eş-Şâfi güzel ismine sığınırız. Böyle anlarda göstereceğimiz iyi hallerle Allah’ın (c.c.) er-Raûf, es-Sabûr güzel isimlerini kavrayabiliriz. İşte öyle anlarda, insanlar pek geniş düşünemezler. Başlarına gelen bela ve musibetin hikmetini gereği gibi kavrayamazlar. Aceleci olurlar. Düşünmeden konuşurlar. Mantığa uymayan davranışlar gösterebilirler. Kızma, isyan etme gibi olumsuz tepkiler kendiliğinden ortaya çıkar. Şayet Allah (c.c.) duyu organları ile algılanabilseydi, öyle bir anda pek çok insan, O’na karşı büyük bir saygısızlık yapabilirdi. Hatta bu yüzden dinden, imandan olabilirdi. Yüce Allah (c.c.) Kendi zatını duyu organlarından gizleyerek insanın bu zaafının önüne geçmiştir. Hastalıkların iyileştirilmesine doktorları, ilaçları perde yapmış; ölüme kaza, hastalık, ihtiyarlık gibi nedenler koymakla kalmamış, Azrail isimli meleği de bunun için yaratmıştır. Çünkü bir yakının kaybı sırasında insan her türlü terbiyesizliği  yapabilecek, ağır sözü söyleyebilecek bir durumdadır. Oysa Allah’a (c.c.) karşı ufacık bir haddini bilmezlik insanın ayağını kaydırabilir, onu ebedi pişmanlığa sürükleyebilir. Allah (c.c.) Kendi zatını duyu organlarından gizlemek yolu ile bize bu konuda merhamet etmiştir.

 

4. Mecazi aşklarda bir kanun vardır: Sevgililer birbirlerine kavuşmadıkları sürece aşkları artar. Bu sayede birbirlerini gözlerinde büyütürler. Taraflar birbirlerini tanımak yolunda büyük mesafeler alırlar. Çünkü hep birbirlerini düşünürler. Gerçi kusurlu yanlarını görmezler, ama hiçbir olumlu taraf da gözden kaçmaz. Onun için aşkı “kavuşma coşkusu”, “ayrılıkta yaşanan duygu” diye  tanımlayanlar da olmuştur. Ne zaman ki vuslat gerçekleşir, o zaman da aşkta yavaş yavaş bir soğuma gözlenir. Birbirine âşık olup da evlenen çiftlerin hemen ertesi günü hayal kırıklığına uğrayıp da boşanmak istemelerinin altında da bu gerçek yatar. Allah (c.c.) da Kendi zatını duyu organlarından gizlemek suretiyle bu tür bir aşkı veya sevgiyi sürekli kılmıştır. Her ne kadar aynı nedenden ötürü pek çok kişi Allah’ı (c.c.) inkar etse de bu sayede pek çok kişi de Allah’a (c.c.) olan aşkını ve sevgisini geliştirmektedir. Hak âşıkı, ârifi bu sayede yetişmektedir. Kuşkusuz her şeyin bir bedeli vardır. Allah (c.c.) aşkının ve sevgisinin de bedeli, cehennemi insan ve cinlerle doldurmak olsa da, buna değer. Çünkü maden ocaklarında bir parça kıymetli taş elde etmek için dağlar büyüklüğünde toprak çıkarılır.

 

7. Teizm’de, Deizm’de  ve İslam Dininde Allah’a (c.c.) İman:

Gerek Teizm gerekse Deizm yaratıcı olarak Allah’ı (c.c.) kabul etmekle ortak bir paydaya sahiptirler.

 

Ben Teizm ile Deizm’i, müstakil birer din olarak görmüyorum; ilahi dinlerden uzaklaşmanın aşamaları olarak değerlendiriyorum. Aslında Ateizm’i (Tanrı tanımazcılığı) de işin  içine katarsak ilahi dinlerden uzaklaşmanın üç belirgin evreden oluştuğunu söyleyebiliriz.

 

Teistler, tek tanrılı dinlerde olduğu gibi Allah’ı (c.c.) bir yaratıcı olarak kabul ederler. Ama tek bir ilahı yaşamlarına gerektiği zaman sokarlar. Dini ibadetler belirli değildir ve dini emir ve yasakların yaşamlarında önemli bir yeri ve yaptırım gücü de yoktur. Allah’a (c.c.) akıl ve sevgi yolu ile yaklaşmayı bir ideal olarak görürler. Bu yolla Allah’ı (c.c.) iç dünyalarında bulacaklarını düşündükleri için ilahi dinlere karşı bir tavır alırlar. İlahi dinlerin dini kurallarla, emir ve yasaklarla kişi ile Allah (c.c.) arasına mesafe koyduğunu düşünürler. Dinin bir vicdan işi olduğuna inanırlar. Dinin kişinin vicdanı dışında kalan diğer yönlerini reddetmeseler de pek de önemsemezler. Sokrat’ın, Platon’un Teist olduğunu iddia ederler.

 

Büyük bir kısmı açıkça itiraf etmese de tarih boyunca pek çok filozofun Teist olduğu dikkati çeker.

 

Teistlerin Hıristiyan inancındaki teslis (üçleme:Tanrı, Hz. İsa ve Kutsal ruh) akidesine bir tepki olarak bu inancı savunduklarını düşündürecek pek çok kanıt vardır. Tanrı’ya ve bazı ibadetlere karşı olmamaları bunun en açık belirtisidir. Bu yönüyle Teizm, ilahi dinlerden uzaklaşmanın bir aşaması değil, hak dini arayışın bir çabasıdır.

 

Günümüzde pek çok Müslüman genç, dinini yeterince öğrenememesi nedeniyle ve yabancı din, felsefe ve kültürlerin etkisi ile farkında olmadan Teist bir inancı savunmakta ve bu tür inançla İslam dinini anlamlandırmaya, yorumlamaya, bağdaştırmaya çalışmaktadır. Elbette bu yönüyle Teizm ilahi dinlerden uzaklaşmanın bir aşamasıdır.            

 

Teizm, Batı’da insanların hak dinin arayışı içerisinde olduğunu gösterirken Müslüman ülkelerde insanların hak dinden uzaklaşmanın bir basamağı olmaktadır. 

 

Aslında Ortaçağ’da Hıristiyanlık inancının kilise tarafından uygulanan baskıcı yönü o dönemdeki aydınları ya dinsizliğe (Ateizm’e) ya Deizm’e ya da Teizm’e zorlamıştı. Bunun doğal sonucu olarak aydın sınıfta bu insan doğasına bir zorba gibi hükmeden Hıristiyanlık dinine karşı kendilerini savunma ve koruma düşünceleri gelişti. Böylece Avrupa ülkelerinde laisizm (laiklik) önce bir düşünce olarak belirmiş, daha sonra da bir inanç özgürlüğü güvencesi olarak yasalara girmiştir. Fakat İslam dini uygulamada Hıristiyanlık gibi böyle bir yanlış yola tarih boyunca hiç sapmamıştır. “Dinde zorlama yoktur (Bakara suresi, ayet 256).”, “Senin dinin sana, benim dinim bana (Kâfirûn suresi, ayet 6).” ayetleri, farklı din ve mezhepte olanlar için inanç özgürlüğünün güvencesiydi. Osmanlı devleti örneğinde görüldüğü üzere farklı din ve mezhep mensuplarına verilen hak ve özgürlükler, gösterilen hoşgörü onların din, mezhep ve kültürlerinin zamanımıza değin bir değişme ve bozulma geçirmeden ulaşmasını sağlamıştır. İslam dininin özünde Hıristiyanlıkta olduğu gibi baskıcı bir yön mevcut değildir. Onun için de bir Müslüman’ın Teist olmasına hiç gerek yoktur. Zaten İslam dini tek tanrı inancıyla, diğer dinlerin mensuplarına sağladığı hak ve özgürlükler ve hoşgörü ile Teistlerin de aradığı bütün dini özellikleri bağrında fazlasıyla barındırmaktadır. Tabii bununla birlikte İslam dininde ibadetlere, emir ve yasaklara önem verilmediği, verilmeyeceği anlamı da çıkarılmamalıdır. 

 

Teizm, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin peygamberliğinden önce Arabistan’da Hz. İbrahim Aleyhisselâmın dininin bir çeşit devamı niteliğinde olan Hanif dinini andırmaktadır. Bilindiği üzere Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz,  peygamberliğinden önce Mekkeli Müşrikler gibi Putperest değildi. Hiçbir zaman da putlara tapmamıştı. O dönemde Hz. İbrahim’den (a.s) gelen Hanif dini gereğince tek Allah’a (c.c.) iman ve kendince ibadet ediyordu. Hatta o sıralarda Ramazan aylarında bu ibadetleri için Nur dağında Hira mağarasına çıkıp orada günlerce yalnız kalıp ibadet ettiğini konuyla ilgili bütün kaynaklar belirtmektedir. Kuran-ı Kerim’de peygamberimizin bu hakkı arayışı ve hidayete kavuşması şöyle belirtilmektedir: “Seni dalalette bulup hidayete erdirmedi mi? (Duhâ suresi, ayet 7).” Teizm de tıpkı Hanif dini gibi ilahi bir dinin gölgesinde olma özelliği ile dikkati çekmektedir. İlahi dinlerin değişmesinde, bozulmasında Teizm ilk aşama gibi görünmektedir.

 

On yedinci yüzyılda Avrupa’nın değişik ülkelerinde kendisini gösteren Deizm ise, aslında Aristo’nun Tanrı anlayışından esinlenmiş bir inanç biçimidir. Deizm’e göre, Allah (c.c.) vardır, ama onun tek görevi her şeyi yaratmaktır. Bunun dışında bizlerle hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Allah (c.c.) evreni, dünyayı ve içerisindekileri yarattıktan sonra bir kenara çekilmiştir. Artık insanlarla hiçbir alışverişi olmamıştır. Allah’ın (c.c.) peygamberler göndermesi, ilahi kitaplar indirmesi düşünülemez. O, insanların dünyasını kendi haline bırakmıştır. İnsanlar akılları sayesinde nasıl yaşayacaklarını kendileri belirleyebilirler. Bu nedenle Allah’a (c.c.) dua etmek de yararsız bir şeydir. İbadetler de gereksiz ve anlamsız şeylerdir.

 

Deizm’in Allah’ı (c.c.) sadece yaratıcı sıfatıyla tanıması, Allah’ı (c.c.) inkar etmenin bir başka yoludur. Evreni, içerisindekileri, yeryüzünü, canlı, cansız varlıkları  ve insanı yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) varlığını kabul edip de O’nun insanı bu dünyada başı boş bıraktığını düşünmek büyük bir gaflettir, aldanıştır, iftiradır. İnsan bile bir aleti ve eşyayı bir amaç için yapar. Allah (c.c.) da insanları ve cinleri Kendi’sini tanıması, Kendi’sine ibadet etmesi için yaratmıştır (bk. Zâriyât suresi, ayet 56). Bizi yarattıktan sonra kendi halimize bırakmamış, gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla dinimizi (yaşam tarzımızı) tebliğ etmiştir: Peygamberler ve ilahi kitaplar aracılığı ile Allah (c.c.), bu dünyanın bir sınav yeri olduğunu, ölümden sonraki yaşamda ebedi hayatımızın başlayacağını, ebedi yaşamda ödül ve cezanın bulunduğunu, Kendi gösterdiği yola uygun yaşam sürenlerin cennette ebedi mutluluğa ulaşacaklarını, O’nun dinine iltifat etmeyip karşı çıkanların da cehennemde  ceza göreceklerini belirtmiştir.

 

Deizm’de Allah’ı (c.c.), sadece yaratıcı sıfatıyla kabul edip de, O’nun emir ve yasaklarla insanın yaşamına müdahale etmesini kabul etmeme kendi içerisinde bir çelişki ve mantıksızlık da taşımaktadır. Şöyle ki: Yaratıcılık sadece yoktan var etmek, meydana getirmek değildir. Yaratıcılık çok daha geniş bir anlama sahiptir. İnsanın tüm maddi ve manevi ihtiyaçlarını da kapsar. Yaratıcının bunları da yaratması beklenir. Bu açıdan Allah’ın (c.c.) el-Hâlık güzel ismi pek çok güzel ismi de beraberinde taşır. Örneğin Allah (c.c.) insanı beslenmeye muhtaç yarattığına göre er-Rezzâk olmalıdır. Çaresiz bir yavru olarak şefkate muhtaç olarak dünyaya getirdiğine göre er-Raûf olmalıdır. Yine insanın içerisinde ebedi yaşam iştiyakını yarattığına göre el-Bâ’is olmalıdır. Tüm bunlardan öte nasıl bir anne-baba yavrusunu istediği gibi büyütme ve eğitme hakkına sahipse bunların da gerçek yaratıcısı olan Allah (c.c.) tüm insanların yaşam biçimlerini belirlemeye ve onları gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla terbiye etmeye, onlara yol göstermeye, doğru ile yanlışı açıklamaya  er- Rabb, el- Hakem, el-Hâdî, er-Reşîd güzel isimleri ile hak sahibi olmalıdır.

 

Deizm’de Allah’ı (c.c.), sadece yaratıcı sıfatıyla kabul edip de, O’nun emir ve yasaklarla insanın yaşamına müdahale etmesini kabul etmemenin elbete psikolojik bir nedeni bulunmaktadır. Allah’ın (c.c.) dininde helal dairesi hayli geniş iken bazı insanlar içgüdülerinin; basit, dünyevi ihtiraslarının esiri olarak yine de kötü yollara, günahlara sapmaktan geri durmazlar. Böyle birisi yaptığı kötü şeylerden ve günahlardan sonra  Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmenin verdiği bir parça imanla kendisinin affedileceğini düşünmekte, diğer yandan Allah’ı (c.c.) yaşamından uzaklaştırdığı için dinin yasakladığı kötülükleri ve günahları nisbi bir vicdani rahatlık ile işleyebilmektedir. Yani Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmek bunların suçluluk duygularını yok etmede yardımcı olurken bunlar Allah’ın (c.c.) birey ve toplum yaşamına müdahale etme hakkı olmadığı iddiasıyla da nefislerinin esiri olarak rahat bir biçimde dinin yasakladığı kötülükleri ve günahları işlemede bir düşünsel ve felsefi zemin bulabilmektedir.

 

Gerçekten, ne yazık ki, çağımızda pek çok Müslüman’ın Allah (c.c.) ile olan ilişkisi Deist bir karakter arz etmektedir.

 

Deistlerin Allah’ın (c.c.) sıfatlarını ve güzel isimlerini bilmedikleri, daha doğrusu bilmek istemedikleri düşünülebilir. Allah’ın (c.c.) güzel isimleri (esma-ül hüsna) arasında Deistlerin de inandığı yaratıcı (el-Hâlık) olma yanında O her şeye gücü yetendir (el-Kâdir, el-Muktedir). Ayrıca Deistler inanmasa da Allah (c.c.), peygamber gönderendir (el-Bâ’is). Ahirette bütün ölüleri diriltendir (el- Muhyi). Yine Allah (c.c.), Deistler inanmasa da gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla insanlara yol gösterendir (el-Hâdî). Mahşerde O’na bu sıfatları ve güzel isimleri ile inanmayanları hesaba çekip cezalandıracaktır (el-Hasîb, el-Kahhâr), Müminleri, affedecek ve esirgeyecektir (el-Gafûr, el-Gaffâr, el-Afüvv, el-Rahîm). Yine Allah (c.c.),  Deistlerin sandığı gibi bizi kendi halimize bırakmamıştır. Sıkıntıda olanların imdadına koşmakta, dualarına icabet etmektedir (el-Mucîb). Ayrıca indirdiği kitaplarla, gönderdiği peygamberle hüküm sahibidir (el-Hakem).

 

Evimize aldığımız basit bir teknolojik ürünün, örneğin bir bulaşık makinesinin bile bir “Kullanma Kılavuzu”  vardır. Onda ilgili ürünün kullanımı sırasında nelere dikkat edilmesi gerektiği açıkça belirtilir, maddeler halinde sıralanır.  İnsan da Allah’ın (c.c.) yoktan yarattığı bir üründür. Yüce Allah (c.c.) insanı belirli bir amaç için yaratmıştır. Dünyada rızası istikametinde yaşaması için insanlara ilahi kitaplar indirmiş ve peygamberler göndermiştir. Bir firma cansız bir teknolojik ürününü bilgilendirmelerle, teknik servislerle koruma ve gözetleme altına alırken yüce Allah’ın (c.c.) insan gibi dünyanın göz bebeği olan bir varlığı yarattıktan sonra  yalnız ve çaresiz bir biçimde bırakması, yaratılış amacı ve nasıl yaşayacağı konusunda bilgilendirmemesi olanaksızdır.

 

Deizm, Teizm’den daha ileri bir aşamada ilahi dinlerden uzaklaşma özelliği göstermektedir. Artık Deizm’den sonraki aşamada Ateizm gündeme gelmektedir.

 

19. yüzyıl Avrupa’da bilimde önemli buluşların yapıldığı bir zaman dilimiydi. Bu buluşların verdiği coşkuyla bilimsel ilkeler, veriler,  kuramlar, bilgi elde etme yöntem ve teknikleri ile hayatın tüm sorunlarının da üstesinden gelineceği sanılmış ve bunların dinin yerine ikame edilebileceği düşünülmüştür. Bu yüzden gerek Teizm, gerek Deizm, gerekse Ateizm 19. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmış,  insanların önemli bir kısmı ilahi dinlerden koparak bu inançlardan birisine yaklaşmaya başlamışlardır. Bunda en büyük etken tabii ki pozitivizmdir.  Pozitivist felsefe bilime mutlak bir değer verir. Bilimi adeta ilahlaştırır. Hayatı bilime, bilimsel düşünceye uygun olarak yaşamayı amaçlar.

 

Teizm’de ilahi dinlerle pozitivizmin eşit oranda etkisi görünürken Deizm’de bu denge pozitivizm lehine bozulmuş, Ateizmde ise ilahi dinlerin etkisi tamamen ortadan kalkarak pozitivist felsefenin hakimiyeti söz konusu olmuştur. 

 

Kuşkusuz İslamiyet bilime, bilimsel sonuçlara ve bilgi elde etme yöntem ve tekniklerine büyük değer verir. Çünkü bunlarla çelişen hiçbir ilkeye, kurala sahip değildir. Bilakis bunlarla Allah’ın (c.c.) kitabındaki ve yeryüzündeki ayetlerinin daha iyi anlaşılacağını, sırlarla gizlenmiş gerçeklerinin ve türlü hikmetlerinin ortaya çıkacağını savunur.

 

Pozitivist felsefe hiçbir zaman imanın esaslarının yerine konulamaz. Çünkü iman bu dünyayı aşan, maddenin üzerinde olan aşkın bir anlama sahiptir. Pozitivist felsefe ise bu dünyayı, maddeyi anlama, anlamlandırma çabasıdır. Tabii bu da beraberinde bu dünyaya ve maddeye saplanıp kalmayı getirmektedir.

 

İman sahibi bir insan kendisini yaratanın kim olduğunu düşünebilecek bir alana sahipken pozitivist birisi dünya ve madde alanının üzerine çıkamadığı için böyle bir soruya ulaşamamaktadır. Hiçbir pozitivist, felsefesine, daha doğrusu inancına bağlı kalarak “Beni kim yarattı?” sorusunu soramaz. Çünkü ona göre bu sorunun mahiyeti bilimsel değildir, bu soru dünyanın ve maddenin üzerinde olan bir yaratıcı varlığa işaret etmektedir. Dünyanın ve maddenin üzerinde yaratıcı bir varlık olmadığına, daha doğrusu dünya ve maddeyi aşan konular bilimin dışında kabul edildiğine göre bu soru ancak şu şekilde sorulursa mantıklı ve açık bir önermeye dönüşmüş olur: “Beni ne meydana getirdi?” Tabii bir pozitivist bu soruyu yanıtlamak için tüm dikkatini dünyaya ve içerisindekilere yöneltecektir. Kendisi gibi yaratılmış olan madde ve varlıklardan bilim adına medet umacaktır. 

 

İman sahibi bir insan bu dünyadan ve yaratılanlardan hareketle yaratıcısını tanımaya çalışır, pozitivist felsefe sahibi biri ise kutsadığı bilimsel bilgiler, veriler, kuramlar, yöntem ve tekniklerle dünyanın ve maddenin ufkunun dışına çıkamaz. Pozitivist felsefenin tabii sonucu materyalizmdir. Materyalizm ise maddeyi kutsamak ve ona aşkın bir anlam vermektir. Bütün canlı varlıkların hayat sırrını maddede aramaktır.  

 

Ben Teistlerin, Deistlerin durumunun şu ayet-i kerimede en güzel şekilde betimlendiğini düşünmekteyim: “Bunların hali o kimsenin haline benzer ki, aydınlanmak için bir ateş yakar. Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu giderir. Onları karanlıklar içerisinde bırakır. Onlar da görmez olurlar (Bakara suresi, ayet 17).”

 

Avrupa’da Ortaçağın karanlığında aydınlar gerçeği bulmak istediler. Kilisenin halkı sömürmek için yutturduğu batıl din anlayışı yerine hak dinin arayışı içerisine girdiler. İyi bir niyet içerindeydiler. Çünkü aydınlanmak istiyorlardı. Bu durum yukarıdaki ayette “Bunların hali o kimsenin haline benzer ki aydınlanmak için ateş yakar.” ifadesine uygun düşmektedir. Yakılan ateş bilimdir. Gerçekten 19. yüzyıl böyle gözleri alan bir bilim ateşine sahne olmuştur. İnsanlar bilimsel keşiflerle ve buluşlarla adeta büyülenmişler, bilimle her şeyin üstesinden geleceklerini sanmışlardır. Adeta bilime tapma diye sapkın bir din ortaya çıkmıştır. İlahi dinlerin sonlarının geldiğine inanmışlardır. Tabii bu düşünceler genellikle aydınlar arasında taraftar bulmuş ama bunların geniş akisleri de halka doğru yayılmaya başlamıştır. İşte tam bu noktada dalalete sapılmıştır. İnsanlar maddi ateşle (bilimle) aydınlanacaklarını sanırken manevi nurla (imanla) gören gönül gözleri kör olmuştur. İnsanlar imansızlığın karanlık cehennemine yuvarlanmışlardır. Bu durum da ayetin diğer kalan kısmında açık olarak şöyle ifade edilmektedir: “Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu giderir. Onları karanlıklar içerisinde bırakır. Onlar da görmez olurlar”

 

Ateş (bilim) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah’ın onların gözlerindeki nuru (imanı) alması gerçekten dikkat çekicidir. Halbuki biraz önce onların iyi niyetlerini okumuştuk. Aydınlanmak için ateş yakmışlardı. Kötü bir niyetle hareket etmemişlerdi. Ama mutlaka bir yanlışları vardı. Her ne kadar kötü niyetle hareket etmeseler de bir yerde büyük bir yanlışlık yapmışlardı. Burada gerçekleşen olayı biraz daha yakından incelediğimizde “aydınlatır aydınlatmaz” ifadesi ile adeta bir sihrin, irade dışı bir gücün etkisi altına girme olayının anlatıldığı anlaşılmış olur. Bununla bilimin insanların akıllarını başından alan, imanlarını yok eden gücü anlatılmak istenmiştir. Öyleyse bilimin aydınlatan ışığına gözlerini dikmeleri onların büyük yanlışları olmuştur.

 

Bilimin ışığına göz dikme ile yapılan yanlışlığı biraz açmak gerekiyor. Yoksa bununla, bilimsel düşünceye sırt çevirmek gerekir, gibi karşıt bir tezi savunduğumuz sanılabilir. Göz dikmek bilindiği üzere bir şeye hırsla sarılmak, hiçbir kural gözetmeksizin elde etmeye çalışmak demektir. Örneğin böyle bir göz dikmek kavramıyla para insanın hayatında amaç haline gelirse bir sapkınlık ortaya çıkar. İnsan para kazanmak, biriktirmek için çalışır durur. Para böyle birisi için putlaştırılmış olur. Ama para hayatı daha güzel ve anlamlı yaşamaya, başkalarını mutlu etmeye araç olarak görülürse farklı bir tanıma ulaşılır.  Para burada amaç değil güzel şeyleri gerçekleştirmeye yarayan bir araç olur. Bunun gibi bilim de kendisine gözlerini dikip kendisini amaç olarak gören insanların imanlarını bir çırpıda almakta, onları imansızlığın karanlığına sokmaktadır. Ama bilim Allah’ın (c.c.) kitabındaki ve yeryüzündeki ayetlerini anlamaya ve anlamlandırmaya hizmet ettiğinde imanın aydınlanmasına vesile olmaktadır.

 

Teistler ve Deistler her ne kadar yaratıcı olarak Allah’ı (c.c.) kabul etme gibi bir iyi niyet taşısalar da tıpkı yukarıdaki ayette gözlerini ateşe diken kişi gibi bilimin ışığından gelen kamaşmayla kalplerindeki imanı yitirmişlerdir. Tabii bu yitirme olgusu Teistlere göre Deistlerde daha ileri derecede gerçekleşmiştir.

 

Bilim hiçbir zaman peygamberlerin, ilahi kitapların yerini tutamaz. Gerçi bilimin de bir aydınlatıcı ve yol gösterici özelliği vardır. Bilimle evrenin, yeryüzünün, varlıkların, maddenin yasalarına ulaşılır. Bunların maddeye uygulanması sonucu teknolojik ürün elde edilir. Bunlarla insanın hayatında pek çok sorun çözülür veya kolaylaşır. Ama asla bu dünyada bilimle insanın yaratılış amacına ulaşılamaz. “İnsan niçin yaratılmıştır?” sorusu bilimsel bir bakış açısıyla yanıtlanamaz. Çünkü böyle bir soru hem yaratıcıyı hem de peygamberleri ve ilahi kitapları gündeme getirecektir. Bilimin yüzü yaratıcıya değil yaratılmış olan şeylere dönük olduğu için bu soruyu saçma olarak değerlendirecektir. Buna bağlı olarak bilimsel bakış açısıyla bu dünyada nasıl yaşanacağı sorusu da nefsin sınırları, eğilimleri doğrultusunda yanıtlanır. İnsanlar yaratılış amacını ve bu dünyada nasıl yaşanacağını dosdoğru olarak ancak Allah’ın (c.c.) gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği ilahi kitaplardan öğrenebilir.

 

Bugün Müslümanların da Teist ve Deist türü inançlara yönelmelerinde pozitivist felsefenin büyük bir etkisi görülmektedir.

 

Pozitivist felsefenin savunuculardan birisi olan A. Comte’un onu ilahi dinler karşısında yeni bir inanç sistemi olarak kabul etmesi, Rus çarlığına ve Osmanlı imparatorluğuna bu yeni dine girmeleri için mektupla teklifte bulunması tesadüfi değildir.

 

Pozitivist felsefe adeta Müslümanlar arasında beklenen ve kıyamet alametlerinden birisi olan Deccal gibi bir güce ve etkiye sahip olmuştur. Bilindiği üzere Deccal taraftarlarıyla birlikte Müslümanların imanını ellerinden almak için mücadele edecektir. Hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere insanları yalancı cennetlerle kandıracaktır. Teknolojinin sunduğu ürünler o kadar hayatımızı kolaylaştırmıştır ki bu sayede bundan mahrum olan önceki yüzyıllardaki insanlara göre gerçekten bir çeşit cennet hayatı yaşamaktayız. Bu nimetlerle şımarmakta, hayatımızda Allah’a (c.c.) ve O’nun dinine gereken önemi vermemekteyiz.

 

Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul edip de O’nun hayatına müdahale etmesini istemeyen Teistlerin ve Deistlerin yaşamlarının amacı, bu teknolojik ürünlerle yaratılan yalancı cennetten haram helal demeden en üst düzeyde yararlanmak ve nefislerinin arzu ettiği her şeyi yine aynı anlayışla özgürce yaşamaktır. 

 

Dindar insanlar nedense Teistleri kendilerine çok yakın bulurlar. Deistlere karşı da biraz soğuk davranırlar. Bazıları da Teistleri gafil Müslümanlarla Deistleri ise münafıklarla eşleştirir. Bazı kimseler ise her iki kesime de münafık gözüyle bakmaktadırlar.

 

Bir insana münafık demek doğru değildir. Peygamberimiz de münafıkları bildiği halde onlara karşı hoşgörülü olmuştur. Muamelede Müslümanlarla münafıklara eşit davranmıştır. Bu konudaki bilgisini de açığa vurmamıştır.  Bizler de kendilerini  Teist veya Deist kabul edenlere münafık damgasını vurmamalıyız, onlara karşı uyanık olmakla beraber peygamberimiz (s.a.s) gibi sabırlı ve anlayışlı olmalıyız. Medine dönemindeki münafıklar içlerindeki küfrü İslam devletinin gücünden çekindikleri için gizlemekteydiler. Onlar genellikle kendilerinin de birer münafık olduklarını biliyorlardı. Ama günümüzdeki Teistlerin ve Deistlerin peygamberimiz (s.a.s.) dönemindeki münafıkların İslam devletinin gücünden ötürü duydukları türünden öyle bir kaygıları, korkuları bulunmamaktadır. Demek ki Teistlerdeki ve Deistlerdeki İslam dinine karşı olan küfür hastalığı biraz farklı bir durum arz etmektedir. Onlar Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul ettikleri halde diğer sıfatlarına ve güzel isimlerine inanmadıkları için küfre düşmektedirler, böylelikle farkına varmadan Allah’ı (c.c.) inkar etmektedirler.

 

Kuşkusuz nefis kafir ve münafıkların bütün sıfatlarına ve özelliklerine sahiptir. Müslüman da olsa insan nefsine biraz uyduğunda Allah’ın (c.c.) pek çok sıfat ve güzel ismini inkar edebilir. Böylelikle insan farkında olmadan Teist veya Deist türü bir inanışı savunuyor olabilir. Her günahta insanı küfre götüren bir yol vardır. Bu, nefsin o günahı vicdan azabı duymaksızın işlemek için Allah’ın (c.c.) bir sıfatını yada güzel ismini inkar etmesiyle gerçekleşir.

 

8. Ateizm (Tanrı tanımazcılık) ve Allah’a  (c.c.) İman:

Allah’ın (c.c.) varlığı ve yokluğu konusu, içerisinde bulunduğumuz çağda ortaya çıkmış yeni bir tartışmadır. İnsanlık daha önceki çağlarda Allah’ın (c.c.) varlığı konusunda hiç bir kuşkuya kapılmamıştır.

 

            İnsan Allah’ın (c.c.) varlığı konusunda nasıl herhangi bir kuşkuya düşebilir ki?.. Bunu aklı başında olan bir insanın anlaması gerçekten çok zordur. Nedense bu konuda başkalarının da benden farklı düşüneceklerini sanmıyorum. Çünkü öncelikle insanın kendi varlığı; vücudu, her bir organı mükemmel bir yaratıcıyı gerekli kılmaktadır.

 

Farz edelim ki, bir gün insanlar çeşitli gezegenlere de yolculuk yapmaya başladılar. Tıpkı bir şehre gider gibi uzayın çeşitli gezegenlerine toplu geziler düzenlemektedirler. İşte böyle bir gezinti sırasında yeni keşfedilen bir gezegende bir insan heykeline rastlanır. Bu heykelin bütün dış organları tıpkı canlı bir insanınki gibidir. Ama tüm aramalara ve araştırmalara rağmen bu gezegende o heykeli yapacak canlı bir varlığa tesadüf edilmez. Bu durumda buna tanık olan insanlar, heykelin varlığı ve yaratıcısı konusunda ne düşüneceklerdir? İçlerinden bir filozof kalkıp da ilgili heykelin oluşumunu gezegendeki ısı değişimi, rüzgar, akar su gibi doğa güçlerinin bir kaya bloğunu biçimlendirmesiyle izah etmeye kalkarsa yada tek bir atomun diğer atom ve elementlerle türlü koşullarda ve çeşitli uygun tesadüflerin birleşmesiyle ve kaynaşmasıyla meydana geldiğini iddia ederse buna elbette herkes gülecektir. Bir doğa gücü olan ısı değişimi, rüzgar ve akar su gibi öğeler gerçi kaya bloğunu parçalayabilirler. Çeşitli biçimlere sokabilirler. Kum ve toprağa da dönüştürebilirler. Ama bu doğa güçleri, ona bir insan heykeli görünümü veremez. Bunun gibi tek bir atomun diğer atom ve elementlerle tesadüfen birleşmesi ve kaynaşması ile böyle güzel bir sanat eserinin meydana gelebileceğine de kimse ihtimal vermez. Herkes bilir ki, bunu ancak hayal kuran, tasarlayan, ölçüp biçebilen, bu konuda eğitim almış, eli maharetli bir heykeltıraş yapabilir. Gerçek budur. İlgili heykelin kendiliğinden meydana geldiğini düşünmek büyük bir saflıktır, aldanıştır.  Basit bir heykel için durum böyle iken içerisinde yaşadığımız dünyada en mükemmel tarzda yaratılmış, vücudu, organları yaşam için en ideal tarzda biçimlendirilmiş bir insanın varlığını ve yaratılışını nasıl tek hücreli bir canlıyla ve onun doğa güçleri ve tesadüfler ile evrimleşmesiyle izah edebiliriz? Kaya bloğundan yapılmış basit bir heykel parçasına bile bir heykeltıraş aranırken capcanlı; ruh, nefis ve irade sahibi bir insan için bir yaratıcı düşünülmemesi ondan daha büyük bir saflık, aldanışlık olmaz mı?

 

            Bu gerçekliğe karşın bir kısım insanlar, düşünürler çağımızda Ateizm’i bir inanç biçimi olarak görmekteler. Ben nedense hiçbir Ateist’in mutlak anlamda yaşamının tüm anlarında Ateizm’i savunmasını olanaksız görmekteyim. Bir Ateist arkadaşlarına Allah’ın (c.c.) olmadığını iddia edebilir, bu konuda onlarla tartışabilir de. Yalnız başı derde girdiğinde veya kötü anlarında ilk anımsayacağı Allah (Celle Celâluhu) olur; kalbinde O’ndan yardım umar. İnternette rastladığım şu kısa öykü bu durumu çok güzel bir şekilde örneklemesi bakımdan ilginçtir:

 

“Henüz yirmi yaşında bile değildim. Haruniye'nin meşhur kaplıcasına gidiyordum. O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret edemiyordu. Biz bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı yerleştirip üzerlerine kurulduk. Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem bir güzellikle sergilendiği dağ yollarındaydık. Ağustos böceklerinin monoton nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk. Allah'tan ki karşımızdan başka araba gelmiyordu. Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı. Hatta bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin dibini buluyordu. Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız, düze çıkmıştı. Biraz sonra da iniş başlayacaktı. Ben çok sevdiğim bu manzaranın ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini doyasıya ciğerlerime çekiyordum. Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti. Hayret içindeydim, bir daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım:

 - Aman Allah’ım, çama bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir avuç toprak bile yok!

Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime kızgın olarak sordu:

 - Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar...

 - Ne var olur mu? Şu Allah'ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış...

-Hadi canım sende! Bunun Allah'la ve O'nun kudretiyle ne ilişkisi var?

- Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş olabilir?

- Hiç kimse evlat... Niçin illa da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri ve ilkel düşüncelerdir.

- Ama Allah, o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?

-Mesela şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kayanın üzerine gelince, ağzından düşürmüştür. Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar. Sonra da kayanın altına giren kökleriyle böyle gelişip serpilir.

- Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?

- Yok tabii... Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır.

- Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal söyleyebilirim.

Bu şekilde devam eden konuşmamız hemen münakaşaya döndü ve tabii seslerimiz de yükseldi. Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum. Bizi sessiz dinleyen diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı. Fakat halinden okumuş bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah'ı inkar etmiyordu. Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı. Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Derken belki yüz metre aşağılarda ip gibi uzayıp giden Ceyhan nehrine kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar, bizi şaşkına çevirdi. Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför başını uzatıp:

-Fren patladı! dedi.

Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla kaplı bir bayırdı. Bu yokuşun sonunda Ceyhan nehrinin kayalara çarptıkça köpüklenen suları görünüyordu. Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı. Birkaç saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Kimisi şehadet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de "Allah" diye bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu. Allah'a inanmadığını söyleyen yaşlı zat da, adeta kendinden geçmiş:

 -Allah’ım!.. deyip duruyordu.

Ama bu durum, fazla sürmedi. Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu. Durur durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı:

- Yahu bu ne biçim iş?

- Hani fren patlamıştı?

- Ödümüz patladı!

- Şaka mıydı yoksa?..

Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim yaşlıca adama dönerek dedi ki:

-E, sen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, sonra da fren patladı sanınca, herkesten fazla “Allah!..” diye bağırdın. Yoksa, niçin O'nu yardımına çağırıyorsun?

Sonra da bize dönerek:

-Kusura bakmayın, fren miren patlamadı. Ben münakaşanızı duyunca, şu adama bir ders vermek istedim, diyerek tekrar direksiyona geçti.

Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı. Herkes susmuş; yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı... Kaplıcaya gelip de eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak:

-Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah'a meğer ben inanıyormuşum da haberim yokmuş... Bunu öğrenmeme sebep oldun. Şoför efendi, sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkanı sağladın, dedi.”

 

İnsanın Allah’ın (c.c.) varlığını inkar edememesinin nedeni manevi yapısından kaynaklanır. Nefis yaratılışında toprakla ilişkili olduğu ve toprak da yoktan yaratıldığı için Allah’ın (c.c.) varlığını inkar edebilir. Çünkü nefis küfür üzere bulunur. Nefsin hidayete ulaşması, kolay kolay gerçekleşmez. Allah’ı (c.c.) el-Hakîm güzel ismi ile tanıyıp kabul etmesi ile gerçekleşir. Bu durum da nefsi uzman bir insanın (insan-ı kamil) kontrolünde uzun bir eğitim ve ıslah sürecinden geçirmekle mümkün olur. Nefis genellikle kendi dışında başka bir ilaha boyun eğmek istemez. Allah’a (c.c.) kul olmaktansa pek çok ilaha kul olmayı yeğler. Ama insan sadece nefisten meydana gelmemektedir. İnsanın Allah’tan (c.c.) bir ilahi soluk olan ruh yönü de bulunmaktadır. Ruhun Allah’ı (c.c.) inkar etmesine olanak yoktur. Onun için bir Ateist her ne kadar diliyle, Allah (c.c.) yoktur, diye iddiada bulunsa da içinden bir şeyler de bu sözüne karşı çıkacak ve ona katılmayacaktır. İşte cılız da olsa böyle bir itiraz sesi ruha aittir. Her insanın ruhunda Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine dair bir hatıranın saklandığı Kuran-ı Kerim’de işlenmektedir. Gerçi hiç kimse geçmişinde, yani Allah (c.c.) katında yaratılmadan önce bir ruh iken böyle bir sahne yaşadığını anımsamamaktadır. Ama demek ki bu anlatılan şey bizim ruhumuzda bilinçdışı olarak veya kromozomlardaki bilgiler cinsinden kaydedilmiştir. Belki de Ateist’in Allah’ı (c.c.) inkar ettiğinde içinde ona itiraz eden cılız ses de bundan kaynaklanmaktadır: “Rabb’inin Adem oğullarından söz aldığını da düşünün: Rabb’in onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların Kendi hakkındaki şahitliklerini isteyerek ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ buyurunca onlar da ‘Elbette!’ diye kabul etmişlerdi. Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ veya ‘Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanlar nedeniyle bizi imha mı edeceksin?’ gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü sizden aldı (A’raf suresi, ayet 172-173).”

 

Çağımızda Ateizm’in ilahi dinler açısından büyük bir tehlike oluşturduğunu sanmıyorum. Çünkü böyle bilim ve mantık dışı bir düşünceye çok az kişi inanıyor, üstelik onların da bu inançlarında içten olmadıklarını düşünüyorum. Benim önemli gördüğüm sorun, Müslümanların büyük bir kısmının Allah’a (c.c.) iman etmekle, özellikle O’nu yaratıcı olarak kabul etmekle dinsel sorumluluklardan kurtulduklarını düşünmeleridir. Allah’ın (c.c.) yasaklarına ve ibadetlere gereken önemi vermemeleridir. Yani Allah’a (c.c.) Teist veya Deist türü bir inançla iman etmeyi yeterli görmeleridir.

 

Kuşkusuz farz ibadetler dışındakiler (yani nafileler) gizli yapılır. Bunlar adeta kişi ile Allah (c.c.) arasında bir sırdır. Ama farz ibadetleri yapmamak Allah’ın (c.c.) emrine karşı gelmek olduğundan büyük günahlardandır. Bunlar da genellikle toplu halde ve topluluk içinde icra edilirler. Bu son derece açık ve tartışmasız dini bir bilgidir ve bunu herkes de bilmektedir. Hadis-i şeriflerde cemaatle kılınan namazın bireysel olarak kılınanına göre 25 (bir diğer rivayette 27) derece daha faziletli olduğu belirtilir. Ayrıca pek çok hadisi-i şerif cemaate devam etmeyi ısrarla emreder. Durum bu olmasına rağmen çoğu camilere vakit namazı için devam edenler, mahallelerindeki yetişkin erkek nüfusuna göre yüzde bir bile değildir. Müslümanların önemli bir kısmının nefislerine ve şeytana uyarak, ayrıca Allah’ın (c.c.) bütün günahları affetmesi ihtimaline güvenerek bile bile ibadetleri yapmamakla ve yasakları çiğnemekle O’nun emirlerine karşı gelmesi, pek doğru bir şey ve onaylanacak bir davranış olarak görünmemektedir. Böyle bir tavır ve yaşam biçimi insanda dolaylı bir biçimde de olsa Allah’ın (c.c.) pek çok sıfatını ve güzel ismini yadsımak anlamına geldiği izlenimi uyandırmaktadır. Ama ben iyi niyetimle yine de bunu bir gaflet durumu ile açıklıyorum. Ateistlerin “Allah (c.c.) yoktur.” biçimindeki sözlerinden ziyade Müslümanların ibadetlere gereken önemi vermemeleri ve açıkça haramları işlemeleri daha düşündürücü ve kaygı vericidir.

 

            Zihinde oluşan salt yaratıcı Allah (c.c.) kavramı ile kimse Allah’ın (c.c.) kutsal kitaplarında önemle belirttiği (kabir azabı, cehennem gibi) kötü akıbetlerden kurtulamaz. Allah’a (c.c.) inanmak öncelikle bütün günahlara tövbe etmekle ve ibadet hayatıyla kendisini belli eder. Kimin ibadet hayatı zenginse o diğer Müslümanlara göre Allah’a (c.c.) daha çok yakındır. Onun Allah (c.c.) inancı daha güçlüdür. Özellikle namaz kılmak bunun en açık belirtisidir. Çünkü peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şerifinde buyurduğu üzere “Namaz dinin direğidir.” Eskiden çadırlar ve evler direklerle kurulurdu. Direk olmadan bir yapının ayakta duramayacağı düşünülürdü. Buna göre peygamberimiz (s.a.s) din binasının da ancak namazla kurulmakta ve ayakta durmakta oluşuna dikkatlerimizi çekmiştir.

 

            Lise yıllarında iken Allah’ın (c.c.) varlığını inkar eden bir arkadaşım vardı. Kendisi artık başına bir bela geldiğinde ve kötü anlarında da Allah’tan (c.c.) yardım istemediğini söylüyordu. Bir Ateist ile ilk olarak o zaman karşılaşmıştım. Bu benim için korkunç bir düşünce idi. Çünkü dindar bir aileden geliyordum. Aramızdaki arkadaşlık ve komşuluk ilişkisinden nedense onun bu tavrının içerisinde bulunduğu psikolojik koşullardan kaynaklandığını seziyordum.

 

            Anne-babasıyla ilişkisinin ne kadar sorunlu olduğuna bütün mahalle arkadaşlarım gibi ben de her gün tanık oluyordum. Bilimsel ve mantıksal bir bakış açısı ve tavır; yukarıda başka bir gezegene yolculuk örneğinde sunduğum gibi, öncelikle insanın kendi varlığı, vücudu, her bir organı mükemmel bir yaratıcıyı gerekli kılmaktadır. Arkadaşım işte böyle ortada olan bir gerçekle her gün mücadele ediyordu. Kuşkusuz bunun için büyük bir enerji harcıyordu. Oysa insan doğası tembeldir. Öyle gereksiz yere, boşu boşuna enerji harcamaz. Ortada bir mücadele, bilimle ve mantıkla bir çatışma varsa, demek ki bir şeye karşı bir psikolojik savunma mekanizması kurulmuştur. Bu yüzden Allah’ı (c.c.) inkar etmek bir bilimsel ve mantıksal tavır değildir, psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Arkadaşım Allah’ın (c.c.) varlığını inkar etmekle ve O’ndan bir yardım ummamakla doğasıyla çatışıyordu. Bu gayet açıktı. Kimsenin de durduk yerde enerjisini böyle boşu boşuna harcayamayacağına göre onun bu yolla gerçekleştirdiği bazı psikolojik doyumları vardı. Sorun bunları tespit etmekteydi.

 

            Tabii o zamanlar psikoloji ve psikanaliz üzerine bugünkü kadar bilgi sahibi değildim. Ama olayları bugün sahip olduğum psikoloji ve psikanaliz bilgi ve deneyimlerin gözlüğü ile değerlendirecek o zamana ait epey belge hafızamda bulunmaktadır.

 

            Öncelikle, bu görüşlerini sınıf ortamında ve arkadaşları çevresinde söyleyerek bizden daha çok özgür ve bağımsız olduğunu ifade ediyordu. Bizden üstün oluğunu dolaylı bir biçimde vurgulamış oluyordu. Arkadaşım böyle bir tavırla bize adeta “Ağzı süt kokan çocuklar!” diyerek hakaret ediyor, üstünlük duygusuna doyum sağlıyordu. Bu vurgu ile karşı cins karşısında bir hayranlık uyandırmayı amaçladığını düşünmememiz için ortada bir neden yoktur. Bu da ona büyük bir psikolojik doyum sağlıyor olsa gerekti. Öyle yakışıklı; güçlü, kuvvetli birisi olmadığı gibi zengin bir ailenin çocuğu da değildi. İçerisinde bulunduğu bu koşullarla karşı cinsin ilgisini çekemezdi. Aksine bunlar karşı cins için itici şeylerdi. Her genç kız haklı olarak yakışıklı; güçlü ve zengin bir erkek arkadaşın hayalini kurar.

 

            Sonra, arkadaşım Ateist olduğunu söyleyerek o yaşlardaki her genç gibi ebeveynlerden farklı bir kişilikte, özellikle özgür ve bağımsız bir durumda olduğunu ifade ederek üstünlük duygusuna başka bir açıdan da doyum sağlıyordu. Aslında arkadaşım her gençte olan ebeveynle, toplumla ve onların değerleriyle çatışma içerisindeydi. Onun anne ve babasıyla ilişkisinin kötü olduğunu belirtmiştim. Kuşkusuz her gencin o oranda ve yoğunlukta olmasa da böyle bir çatışmayı yaşamasını bekleriz. Bu gayet doğal bir durumdur. İnsan gelişmesinde bir psikolojik evredir. Ama o, bu çatışmayı dinsel alana da taşıyordu, Allah’ın (c.c.) varlığını inkar ediyordu, O’ndan herhangi bir yardım ummak istemiyordu.

 

             Daha sonra başka Ateistleri de tanıma imkanım oldu. Nedense Ateistler hakkındaki yargım hiç değişmedi. Bu sefer bu yaşı ilerlemiş Ateistlerin çatışma alanları toplumsal gerçekler ile Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları idi. Kimisi yaşamda umduğu zenginlik ve refaha kavuşamadığı için varlıklı insanların malına ve paralarına ortak olmanın tek yolunun Allah’ı (c.c.) inkar etmek olduğunu düşünüyordu. Kimisi Allah’ın (c.c.) emirlerini yapmamanın ve yasaklarından kaçınmamanın verdiği ruhsal sıkıntıyı üzerinden atmak için Allah’ın (c.c.) varlığını yok sayıyordu.

 

            Ateizm olgusu A. Adler’in Bireysel Psikoloji ekolüyle daha iyi incelenebilir kanısındayım. Bilindiği üzere A. Adler bireyin hayat içerisindeki tüm faaliyetlerini ve çatışmalarını aşağılık kompleksinin seçilen bir hayat tarzıyla üstünlük kompleksi biçiminde telafi edilmesiyle izah eder. Gerçekten bu yaşa değin gözlemlerimden artık o kadar net bir biçimde kavradım ki, Ateizm’in dayandığı psikolojik mekanizmanın temelinde üstünlük kompleksinin olduğunda hiç kuşkum kalmadı. İlgili kişiler yaşamlarında aşağılık kompleksi duydukları çeşitli olayları, olguları düşünmemek, daha doğrusu dikkati bunların üzerinden çekmek amacıyla Ateist olurlar. Psikolojik amaçları toplumun, bireylerin kendisini ezebilecekleri bazı zaafları ve kusurları gözlerden saklı tutmaktır. Dikkatleri Ateizm gibi soyut bir kavramda toplayarak ne kadar değişik, renkli, zeki, kültürlü ve entellektüel birileri olduklarına vurgu yapmak isterler. Lise arkadaşımın tek derdi de buydu. Ateist olduğunu söyleyerek dolaylı bir yolla genç kızlara kur yapıyordu, ayrıca biz arkadaşlarına da hakaret ederek üstünlük duygusuna doyum bulmaya çalışıyordu. Daha sonra tanıdığım Ateistler de başkalarına karşı, o lise öğrencisi gibi toy ve acemi olmasa da, aynı anlama gelen farklı bir tavır ve tutum takınmışlardı.

 

            İnanç, gerek bireyin gerekse toplumun en önem verdiği, dokunulmaz ve saygın bir alandır. Bir Ateist bu konuda toplumun genelinden farklı olmakla sıradan insanların hayalinde bile göremediği bir entellektüel düzeye ulaştığını sanır. Ona göre diğer insanlar anne-babalarından devraldıkları inancı sorgulayacak cesarete ve düşünsel düzeye sahip değillerdir. Güya insan Ateizm ile kendi varoluşunu kendisi gerçekleştirmiş olur. Bu da Nietszche’nin tabiri ile “üst insan”ın kimlik özelliğidir. Halbuki bir insan anne-babasından devraldığı Müslümanlık dinini sorgulayarak onlardan daha dindar bir çizgi belirleyebilir. Varoluşunu gerçekleştirmesi adına daha doğal ve anlamlı bir çizgiyi sürdürebilir. Nedense anne-babaya, dine, toplumsal değerlere  karşı çıkmak, aykırı düşmek daha dikkati çektiği ve nefsi okşadığı için insanlar bu tür yollara kayabilmekte, bunların etkisi altına girebilmektedirler. Oysa bir insanın İslam dini ile barışık olması onu kendisinin ve evrenin yaratılış amacına götürecek, sadece kendi varoluşunu değil her şeyin varlık amacını kucaklayan bir bütünlüğe ve evrenselliğe ulaştıracaktır.

 

Kuşkusuz çağımızın pek çok sanat dallarına ve düşünsel eserlerine sinmiş olan Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) felsefe akımının da Ateizm’in yaygınlaşmasında payı çok büyüktür. İlgili felsefe ekolünde dindar filozoflar da bulunmakla birlikte Ateizm’i bir yeni inanç sistemi olarak sunan ve bunun havarisi kesilenler daha çoğunluktadır. Kendini özgürce var etmek adına bu filozoflar dine saldırmayı da bir maharet bilmişlerdir. Kuşkusuz insanın anne-babasından, toplumdan devraldığı inancı sorgulaması dinimizin de bir emridir. Ama bu filozofların yaptığı şey sorgulamaktan ziyade isyandır. Anlamak yerine önyargılı bir biçimde reddetmektir. Varoluş olarak da kutsadıkları özgürlük,  birtakım bencilce zevklerin tatmininden ve kimseye bir yararı olmayan düşüncelerden başka bir şey değildir. Dahası, gözlere ve gönüllere en çok hitap eden, insanların en çok ilgi ve beğenisini çeken insanın her eyleminden sorumlu olması, insanı eylemlerinin var etmesi gibi parlak düşünceleri de lafta kalmaktadır.  Aslında bu düşünceler kutsal kitaplardan aşırılmıştır. Yeni hiçbir tarafları yoktur. İlahi kitapların hepsi, özellikle Kuran-ı Kerim insana zaten bu düşünceleri aşılamaya çalışır.

 

Kuran-ı Kerim insanı her ameliyle (eylemiyle) öyle bir sorumlu tutar ki, bu sorumluluk süreci, dünya yaşamını, ölümü, kabri, ölümden sonraki ebedi hayatı da içine alır. Mahşer gününde bu ameller defter olarak insanlara takdim edilecektir. Oysa varoluşçu filozoflar bu sorumluk anlayışını sosyal ve hukuk yaşamlarına bile aktaramazlar. İşlediği bir suçu savcıya başvurup itiraf eden bir varoluşçu filozofa hiç rastlanmamıştır. Oysa pek çok sahabe bizzat peygamberimize (s.a.s.) gelerek suçlarını itiraf edip cezalarını çekmişlerdir. Bunlar içerisinde zina gibi dini açıdan ağır bir suçu işleyip  recm (taşlanarak öldürülme) cezasını alanlar da olmuşlardır. Tabii onların terk derdi, yaptıkları günahların (kötü eylemlerin) sorumluğunu duyup bundan temizlenmekti. Ahirette Allah’ın (c.c.) karşısına ak pak olarak çıkmaktı.

 

İnsanın iyilik yapması doğasından gelmez. İnsan iyilik yapmak için kendisini aşmak zorundadır. Çünkü insan doğası (nefsi) cimri, bencil yaratılmıştır. Onun için her iyiliğimizin altında bir çıkar vardır. Bencil, cimri doğamızı (nefsimizi) aşıp da iyiliğe (ruhumuzun eğilimine) ulaşmak büyük bir mücadeleyi gerektirir. Bu açıdan her insanın hizmet ve mal üreterek iş hayatında toplum yaşamına  yardımcı olması, katkıda bulunması  bir iyiliktir. Bilindiği üzere dinimizde ibadetlerini yapan bir insanın çalışma yaşamı da bir ibadet hükmünde değerlendirilir. Tabii iyiliklerin en ideali Allah (c.c.) rızası için iş yapmaktır. Bu, dünyevi bir çıkar gözetmeksizin Allah (c.c.) yolunda nefsin cimri ve bencil doğası ile büyük bir mücadele yapılması demektir. İşte gerçek varoluş, varoluşçuluk budur. Bunun dışında insanın dünyevi çıkarların üzerine çıkmasını beklemek o insanı aptal yerine koymakla eşanlamlıdır.

 

            Ateizm’in bilimsel temelini Darwin’in “evrim kuramı” oluşturur. İnsanın maymundan geldiği düşüncesi Ateistler için inançlarının iman esasıdır. Oysa Darwin’in kuramlarını doğrulayan bir bulguya hiçbir zaman rastlanmamıştır. Türler arasında keskin çizgi, her ele geçen fosilde tespit edildiği gibi maymunla insan arası bir varlık ne günümüzde ne de tarihte söz konusu olmamıştır.

 

 Ateistlerin Darwin’in evrim kuramına dört elle sarılmalarının elbette bir kısım nedenleri olabilir: Bunlardan biri de hayvanın insandan daha özgür ve bağımsız oluşudur. Bir Ateist kendisinin maymundan türediğini iddia ediyorsa bununla bir maymun kadar çirkin olduğunu anlatmak istemiyordur elbette. Doğadaki maymunun özgür ve bağımsız yaşamına imrendiğini vurgulamayı, toplumun, özellikle dinin onun yaşamına koyduğu emir ve yasaklarla bunları elinden almak istediğini yada kısıtladığını belirtmeyi amaçlamış olabilir. Tabii tüm Ateistleri böyle değerlendirecek ölçüde elimizde bir çalışma ve anket mevcut değildir. Çevremde tanıdığım bir kaç Ateist’ten hareketle böyle bir yargıya ulaştığımı özellikle belirteyim.

 

Ateistler Allah’ın (c.c.) varlığını inkar ederek Allah’ın (c.c.) kimi sıfatlarını doğaya, doğa yasalarına ve olaylarına yansıtırlar. Örneğin evrenin ezeli ve ebedi olduğuna inanırlar. Bu yönüyle Ateizm materyalist bir dünya görüşüne sahiptir. Yaratılışı, olay ve olguları, kavramları maddesel bir yaklaşımla, determinist (neden sonuç ilişkisi ile) bir görüşle  açıklar. Doğaya, doğa yasalarına ve olaylarına atfettiği ilahi sıfatlarla bunların yaratıcı olduğunu düşünürler: Onlara göre, içerisinde insan da olmak üzere tüm canlılar doğanın, doğa yasalarının ve olaylarının sonucu tesadüfen ortaya çıkmışlardır. Allah (c.c.) diye bir yaratıcı güç yoktur. Her şey önce tek bir hücrenin meydana gelmesiyle başlamıştır. Doğadaki tüm canlı varlıklar bu tek hücrenin evrimleşmesiyle meydana gelmiştir. İnsan bu evrim zincirinin son halkasıdır. Onun için mükemmeldir. Düşünür ve hayal kurar. Allah’ı (c.c.) -haşa- insan zihni yaratmıştır.

 

Oysa bilim, maddeden bu tek hücrenin meydana gelmesini  onaylamamıştır. Onca yapılan deneyler bunun imkansızlığını kanıtlamıştır. Yaşam, Allah’ın (c.c.) el-Hayy güzel isminin tecellisi ile meydana gelmiştir. Fosil bilimin de kanıtladığı gibi her canlı tür de müstakil olarak yaratılmıştır. Yani tek hücrenin evrimleşmesi ile diğer canlı türlerinin meydana geldiği iddiası da bilimsel değildir.

 

Materyalizm ile eski kavimlerde ve bugün ancak yerlilerde görülen Putperestlik dini arasında bir ilgi bulunmaktadır. Çünkü temelde her iki inanç sistemi de maddeye aşkın bir anlam, bir kutsallık yüklemektedirler. Yalnız, putun kutsanması ve Allah (c.c.) ile insan arasında ilişki kurması olarak tanımlanabilecek Putperestlik dini, materyalizmden biraz daha insaflı görünmektedir. Çünkü Kuran-ı Kerim’deki onlarca ayet-i kerimeden de biliyoruz ki Putperest Araplar,  Allah’ın (c.c.) varlığını inkar etmiyorlardı. Putlara da kendilerini Allah’a (c.c.) yaklaştırsınlar diye tapıyorlardı. Oysa materyalizmde Allah (c.c.) inkar edilmekle kalmıyor, O’nun sıfatları ve güzel isimleri maddeye yansıtılmaktadır. Yine Putperestler sadece birkaç nesneyi kutsallaştırırken materyalistler her maddeye, evrenin her atomuna kutsal bir anlam kazandırmaya çalışmaktadırlar.

 

Her  ne kadar Ateistler bilimsel olmak için determinist bir görüşe bağlı olmaya özen gösterseler de dayandıkları bilimsel kuramların (Örneğin evrim kuramı; yaratılışın, canlı varlıkların akıl ve mantığın aciz kaldığı, herkesi şaşırtan ve hayran bırakan özelliklerinin, güzelliklerinin, mükemmel  oluşlarının  tesadüfe bağlanması…  gibi.) birer varsayım bile sayılamayacak denli gerçeklikten, mantıktan uzak oluşu, onların ciddiye alınmamalarına neden olmuştur.

 

Ateistler, insanların Allah’a (c.c.) ve dine gereksinim duymalarının nedeninin doğayı, doğa yasalarını, olaylarını anlayamamanın verdiği acziyet ve korku duyguları olduğunu düşünürler. İnsanlık tarihini genellikle ilkel devir, dinsel devir ve bilim devri olarak üçe ayırırlar. Bilim devrinde dinin gerekli olmadığını savunurlar. Bir zamanlar dinsel olarak açıklanan kimi kavram, olay ve olguların şimdi bilimsel birer anlamları olduğunu düşünürler. Bu yönüyle Ateizm’in manevi yönünü pozitivizm tamamlar. Ateistler pozitivist felsefenin bu düşüncelerinin arkasında bilime dayandıklarını sanırlar. Bilimsel bir düşünceye sahip olduklarını savunurlar. Oysa ortada olan bilim değil bilim üzerine yapılan bir felsefedir. Bu bilim üzerine yapılan felsefe ise bilimsel hiçbir temele dayanmamaktadır.

 

İnsanlık tarihi boyunca çeşitli dönemlerde bireysel olarak Allah’ın (c.c.) yokluğunu dile getiren kişiler olsa da bunun sistemli düşünceler bütünü olarak dile getirilişi on sekizinci yüzyılda olmuş ve Ateizm felsefe sözlüğüne ancak on dokuzuncu yüzyılda girmiştir. Ondan önce dünya düşünce tarihinde bazı kişilerin (örneğin Ömer Hayyam gibi) Ateist olduğu ileri sürülse de bunların inançlarının tam olarak bilinemeyeceğini de iddia edebiliriz ve  daha ziyade Deist bir inanca sahip olduklarını  düşünebiliriz. Peygamberler Ateist toplumlara değil, -ki yeryüzünde böyle bir toplumun tarih boyunca olmadığını belirtmeye gerek yoktur sanırım- genellikle Putperestlere (Allah’a [c.c.] şirk koşanlara) gönderilmiştir.

 

Çağımızda materyalist dünya görüşü, toplumsal yaşamda ilahi dinlerin emir ve yasaklarına saygı gösterilmemesi, insanların dünyanın gelip geçici zevklerine olan aşırı talepleri gençliğin büyük bir kısmını inanç ve maneviyat buhranına sürüklemiştir. Artık gençlerin önemli bir kısmı, İslam dinini zamanı ve uygulaması geçmiş bir yaşam tarzı olarak görmektedirler. Yaşamlarının Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları ile sınırlanmasına itiraz etmektedirler. Bağımsız ve özgür yaşam adına sigara içme, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı gibi birtakım kötü alışkanlıklara yönelmektedirler, iç dünyalarındaki din ve maneviyat boşluğunu bu maddelerin verdiği geçici keyiflerle dindirmeye çalışmaktadırlar. Kuşkusuz bir Müslüman’ın Ateist olması o kadar kolay bir biçimde gerçekleşmemektedir. Gençler, önce Teist, sonra Deist bir yaklaşımla dini yaşamlarından uzaklaştırıyorlar, artık dinden tamamen soyutlandıkları zaman Ateist olduklarını söyleyebilmektedirler. Dinden uzaklaşma bu noktada da kalmamaktadır. Tüm dünyada olduğu gibi son yıllarda ülkemizde de  kendilerini Satanist olarak tanıtan gençler, Allah (c.c.) yerine Şeytan’a tapmakta ve buna kedi ve çeşitli varlıkları kurban kesmektedirler. Hatta bu vahşet genç kızları Şeytan’a kurban etmeğe kadar ulaşmaktadır.

 

Agnostizm (Bilinemezcilik), Allah’ın (c.c.) varlığı ve yokluğunun kanıtlanamayacağını iddia eden bir felsefi görüştür. Agnostizm’e göre, insan duyu organları ile elde ettiği bilgilerle düşünür. Allah (c.c.) duyu organları yolu ile algılanamadığına göre O’nun üzerinde düşünmek, varlığını yokluğunu kanıtlamak boşuna bir uğraştır.  Bu yüzden bu konu hiçbir zaman bilinemez. Agnostizm, genellikle Ateizm ile aynı kefeye konur. Aslında Allah’ın (c.c.) varlığının, yokluğunun bilinemeyeceğini iddia etmek ile Allah’ın (c.c.) yokluğuna inanmak arasında bir basamak fark bulunmaktadır. Yani Agnostizm, Ateizm’i meşrulaştırmak için bir gerekçe olarak düşünülebilir. Bu gerekçe güya bilimsel bir temele dayanmaktadır. Oysa tüm olgular duyu organlarımıza hitap etmez. Örneğin havadaki oksijeni, karbondioksiti duyu organlarımızla algılayamayız, ama bilimsel olarak varlıklarını ispat edebiliriz. Yine maddenin en küçük yapı taşı olan atom bu konuda hemen akla gelen örnektir. Atomu hiçbir duyu organıyla algılayamadığımız gibi gelişmiş hiçbir teknolojik alet de bize bunda yardımcı olamamaktadır. Atomun varlığı için birtakım mantıksal çıkarımlarda bulunuruz. Bilim çoğu bilgilerini bu yolla elde eder. Bunun gibi yaratılmış olan her şey de mantığın ilkeleri ile Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine, sıfatlarına ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktadır.

 

Ben Ateizm’i hep bir gençlik buhranı olarak gördüm. Bu yargım da her yeni Ateist’i tanıdığımda daha da pekişti.

 

            Ateizm’in bilimsel ve mantıksal bir düşünce biçimi olmadığını, bir psikolojik savunma mekanizması olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.