Make your own free website on Tripod.com

85. a.Mâlik-ül Mülki  b.Zü’l- Celâli ve’l- İkrâmi  c.el- Muksitu:

 

Hadis kitaplarındaki riyavet farklılığından dolayı meydana gelen artma ve eksilmeye karşın ilgili hadiste ısrarla belirtilen 99 sayısını korumak ve bu yüzden güzel isimlerden hiçbirisini yitirmemek düşüncesiyle burada üç güzel isim toplanmıştır.

 

Bu üç güzel isim incelendiğinde birbiriyle olan anlam yakınlıkları, anlam bakımından birbirlerini bütünlemeleri hemen dikkati çeker. Şöyle ki: Allah (c.c.) mülkün gerçek sahibi olan yüce hükümdardır: Mâlik-ül Mülki.  Mülkünde bir hükümdar gibi istediğini cezalandırmakta ve ödüllendirmekte, istediğine ululuğunu ve cömertliğini göstermekte özgürdür. Bundan dolayı kimse O’nu yargılayamaz: Zü’l-Celâli ve’l- İkrâmi. Tabii tüm bunları bir dengeyle, ölçüyle, mutlak adaletiyle yapar. Çünkü herkes onun kuludur. Kulları arasında ancak emir ve yasaklarına uyanlardan razıdır. Uymayanlara bu dünyada mühlet verir, ahirette onları cezalandırır. Uyanları bu dünyada bazı sıkıntılarla imtihan etse de ahirette ödüllendirecektir. Mutlak adaleti, gereği şekilde ancak ahirette anlaşılacaktır: el-Muksitu.  

 

a. Mâlik-ül Mülki  (Allah [c.c.] mülkün gerçek sahibidir):

 

“De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye gücü yetensin (Âl-i İmrân suresi, ayet 26).”

 

Mülkün Allah’a (c.c.) ait olduğu, insanların dünya sınavı gereği ona geçici olarak sahip bulunduğu önemli bir düşüncedir. Daha doğrusu önemli bir itikat konusudur.  Çünkü bu itikadi düşünce hem Allah’ın (c.c.) varlığını mülk gibi somut olarak kabul ettiği, Allah (c.c.) ile mülk arasındaki ilişkiyi belirlediği hem de içerisinde dolaylı bir biçimde ahiret gününü onaylama yer aldığı için inanç ve iman esasları ile ilgilidir. 

 

Mülkün Allah’a (c.c.) ait olduğu konusundaki bilinçten mahrum olan bir insan, hayata yaratılış amacı dışında başka bir bakış açısı ile bakmaktadır.  Böyle birisi ister farkında olsun isterse olmasın İslam dininin çizgisi dışına çıkmıştır.

 

İçerisinde bulunduğumuz çağda İslam dini dışında mülke iki farklı bakış açısını temsil eden ekonomik ve siyasi ideoloji bulunmaktadır. Bunlar kominizim ve kapitalizmdir.

 

Kominizimde bireyin mülkiyet hakkı yoktur. Her şey devletindir. Bu anlayış insan doğasına ters düştüğü için dünyada pek uygulama imkanı bulamamıştır. Uygulayanları çökmüştür ve çökmektedir. Çünkü insanın doğasında mülk edinme arzusu bulunmaktadır. Bu sayede insan çalışmak için kendisinde bir güdü bulur, iş görür, toplumsal dayanışmayı ve gelişmeyi sağlar. 

 

Kapitalizmde ise bireyin mülkiyet hakkı  kutsanmıştır. Bu yüzden sermaye bazı ellerde toplanır. Zengin ile yoksul arasında büyük bir gelir dağılımı eşitsizliği görülür. Çağımızda uygar ülkelerdeki kapitalizm yirminci yüzyılda komünizm tehlikesini göğüslemek için sosyalist bir içerikle yumuşatılmaya çalışılmıştır. Ayrıca ilgili kapitalist ülkelerin çeşitli şekillerde zayıf ülkeleri sömürmeleri yolu ile elde ettikleri zenginlikleri de kendi toplumlarında sınıflar arası gelir dağılımı eşitsizliğini ortadan kaldıran bir refah imkanı sunmaktadır. Ama gelişmekte veya gelişmemiş olan ülkelerde bu olanaklar bulunmadığı için yoksullar ile varlıklı kesim arasındaki büyük uçurum hemen dikkati çeker.

 

Mâlik-ül Mülk  güzel ismi ile insanlara sunulmak istenen bilinç şudur: İslam dini mülkiyeti Allah’a (c.c.) vermekle özel mülke saygı yanında öncelikli olarak toplum yararını hedefler. Ayrıca zekat ve sadaka emri ile sermayenin tekelleşmesini önler, yoksula da ulaşmasını sağlar. Faiz yasağı ile sermayenin emek, risk, toplumsal yarar ilkesi olmadan artmasına izin vermez.

 

Mülkün Allah’a (c.c.) ait olduğu düşüncesi, mülkü başkalarının yararına da sunma biçiminde bir ahlaki erdem oluşturması bakımından değerlidir. Örneğin bu tür bir düşünce temeli ile bir çiftçi traktörünü, tarım araç ve gereçlerini başkalarıyla paylaşmaktan özel bir zevk alabilir, dini duyguları tatmin olabilir.

 

b. Zü’l-Celâli  ve’l-İkrâmi  (Allah [c.c.] ululuk ve ikram sahibidir):

 

Celâl, emir ve yasak koyan, hükmetme hakkına sahip olan ulu ve yüce  demektir. Emir ve yasaklar insanın iradesi dışında olan bir şeydir. Onlara ancak uyulmak gerekir. Bunların insanın üzerinde bir güç tarafından konulması, yaratıcıya bir hak olarak verilmesi daha yerindedir. Bu sayede yaratıcı yücelik ve ululuk sahibi olmaktadır. İkrâm sahibi olmak demek ise müminlere nimet vermektir. Buna göre, Celâl ve İkrâm, iki ayrı sınıftaki güzel isimleri temsil etmektedir. Celâl ile el-Kahhâru, el-Muntakimu, el-Alliyyü,  el-Azîmu, el-Kebîru gibi uluhiyyete dair güzel isimler temsil edilirken İkrâm ile Allah’ın (c.c.) el-Cemâl ile ilgili güzel isimleri hatıra gelmektedir: el-Kerîmu, eş-Şekûru, er-Rezzâku, el-Musavviru, el-Halîmu gibi.

 

Allah (c.c.) er-Rahmân güzel ismi gereği tüm varlıklara karşı bu dünyada merhamet sahibidir. Onlara türlü nimetler ihsan eder. Nimetlerini genellikle dünya yaşamına koyduğu kurallarla (sünnetullahla) insanlara dağıtır. Yani her çalışan insana emeğinin karşılığını genellikle verir. Bazen de bağışta bulunur. Ama bu güzel isimdeki İkrâm ile sadece müminlere has olan nimetler kastedilmiştir. Bunlar imanın yakinleşmesi ile olur. Çünkü ebedi nimetler bu dünyada imanla kazanılır. Tasavvuf ehlinin bir kısmı belki de bu yüzden bu güzel ismi, ism-i a’zam (en büyük güzel isim) olarak kabul etmiştir. Bununla dua edenlerin dualarının kabul edileceği belirtilmiştir.

 

Celâl ve İkrâm sahibi olmak hükümdarlara mahsus özelliklerdir. Hükümdarlar koydukları kanunlarla ülkelerini yönetirler, üstünlüklerini korurlar. Ayrıca devlete hizmet edenlere ikramlarda da bulunurlar. Allah (c.c.) gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla emir ve yasaklarını bizlere sunmuştur. Onun ululuğunu kabul edenler bunları yaşamlarına uygularlar ve bunun sonucu olarak da dünyada ve ahirette özel ödüllere hak kazanırlar.

 

Zü’l-Celâli  ve’l-İkrâm güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uyarak, dünyada ve ahirette ikramlarına ve rızasına ulaşmaktır.

 

c. el-Muksitu  (denge, ölçü ve adalet sahibi):

 

Toplumdaki denge terazisine adalet denir. Bir toplum ancak adaletle ayakta durabilir.

 

Denge, evrenin temelini de teşkil eder. Evrende her şey bir ölçüye göre düzenlenmiştir. Ayrıca Dünya’da yaşam bu denge üzerine kurulmuştur. Güneşin Dünya’ya uzaklığı, Dünya’nın eğimi, gece gündüz oluşumu, Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesi canlıların yaşamına uygun bir ölçüye göre tespit edilip düzene konulmuştur. Bunlarda ufacık bir sapma ve değişiklik tüm canlıların yok olmaları ile sonuçlanabilir.

 

Allah (c.c.) gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kutsal kitaplarla tıpkı evrenin ve Dünya’nın üzerinde bulunduğu şaşmaz denge ve ölçüye benzer bir biçimde yönetilmeleri gibi, insanların da benzer bir toplum yapısına ve işleyişine kavuşmaları için gerekli ilahi  kurallarını bildirmiştir. Bunlara uymak bizlerin ve toplumdaki bireylerin hem dünya hem de ahiret mutluluğunu sağlayacaktır.

 

İslam denge dinidir. Allah (c.c.) insanın, nefsinin sınırsız arzu ve şehvetleri ile ruhunun ebediyet iştiyakı arasında dünya ve ahret dengesini kurmasını istemiştir. 

 

El-Muksit güzel ismin Mâlik-ül Mülki ve Zü’l-Celâli  ve’l-İkrâmi güzel isimleri ile beraber kullanılması ilgi çekicidir. Bu durum. bu güzel ismin el-Adl güzel ismiyle aralarındaki anlam ayırtısını da vurgulamaktadır. Buna göre el-Muksid, el-Adl güzel ismine göre daha bir geniş anlama sahiptir. İslam dininin, diğer beşeri sistemlere göre daha dengeli ve adil oluşuna işaret etmektedir. Buna göre El-Muksit, Mâlik-ül Mülk  güzel ismin yanında İslam dininin ekonomik hayata koyduğu emir ve yasaklarla, nizamla toplumda yoksul ve zengin arasındaki dengeyi kurmaya çalıştığını düşündürmektedir. Yine el-Muksit, Zü’l-Celâli  ve’l-İkrâm güzel ismi ile birlikte düşünüldüğünde Allah’ın dini (c.c.) egemen olursa toplumsal yaşamda her bakımdan dengeyi, adaleti gerçekleştireceği işaret edilmiştir.

 

El-Muksit güzel ismin kulun üzerine yüklediği görev, Allah’ın (c.c.) ve peygamberin (s.a.s) hükümlerinin tıpkı doğa yasalarının şaşmaz ölçü ve dengesi gibi mutlak bir adalete sahip olduğuna inanıp bunlara razı olmaktır.